ABD-İran denklemindeki Ankara

Giriş Tarihi: Güncelleme Tarihi:
ABD-İran denklemindeki Ankara
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, iki yıl aradan sonra yeniden Washington yolcusu. 7 Aralık'ta ABD Başkanı Barack Obama ile görüşecek. Dünyanın örnek liderler olarak gördüğü iki ismin gündeminde Irak, İran'ın nükleer programı, Afganistan, PKK, Kıbrıs, Ermeni açılımı, İsrail ile ilişkiler ve Nabucco petrol boru hattı gibi sıcak dosyalar yer alıyor.
Bütün gözler şimdiden dünyanın yükselen yıldızı Türkiye ile iç ve dış sorunlarla boğuşan küresel güç ABD'nin buluşmasında. Ve Ankara'nın eli, Washington karşısında iki yıl öncesine göre bir hayli güçlü görünüyor.
En çok da Başbakan Erdoğan bunun farkında. Erdoğan liderliğindeki sivil ve askeri kadroların 2007 yılında temellerini attığı 'Yeni Türkiye-ABD ilişkileri' sayesinde iki ülke, 1980'lerdeki 'altın yıllar'ına geri döndü.
Fakat kaderin cilvesine bakın ki, 1980'lerde olduğu gibi ABD'nin Türkiye ile flörte başlamasının nedeni yine Ortadoğu ve Orta Asya'daki krizler. Yani 30 yıl önceki İran ve Afganistan sorunları yine.
Moskova'nın Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar ve Karadeniz'de frenlenmesi, Tahran'ın Ortadoğu'da dengelenmesi, Hazar havzasından Aden Körfezi'ne uzanan bölgedeki enerji güvenliğinin sağlanması ve enerji nakil yollarında Rusya ve İran tekelinin kırılması gibi hayati konularda Batı dünyası, Türkiye'ye yine can simidi olarak sarılmış durumda.
Türkiye ve ABD arasındaki bu real-politik dayatmalardan kaynaklanan 'zoraki balayı', akıllara 1974 yılındaki Kıbrıs harekâtı nedeniyle kopma noktasına gelen ilişkilerin dış dünyadaki sürpriz gelişmelerden dolayı hızla düzelmesini getiriyor. Bu gelişmelerden en önemlisi Rusya'nın yumuşama politikasını bırakarak 1978'de Afganistan'ı işgali, diğeri de 1979 yılında gerçekleşen İran'daki İslam Devrimi'ydi. Bu iki gelişme tüm Ortadoğu ve Orta Asya bölgesini derinden etkilemişti. Hemen ardından patlak veren İran-Irak savaşı da (1980-88) bölgenin anatomisindeki köklü dönüşümlere adeta tuz biber ekmişti.

BİÇİLMİŞ KAFTAN OLARAK TÜRKİYE

Bölgenin kaderine damgasını vuran bu sarsıcı gelişmeler, Batı dünyasının petrol deposu konumundaki Basra Körfezi'nin askeri ve siyasi yapısını alt üst etmiş, bölgeden dünya pazarlarına yapılan enerji arzını tehlikeye atmıştı. Ve ABD'nin 1980'lerde bölgeye yönelik geliştirdiği yeni stratejik projelerde Türkiye yeniden öne çıkmaya başlamıştı. Çünkü Washington'un yeni politikaları için yeni müttefiklere ihtiyacı vardı. Bu yüzden Türkiye, 1980'den sonra hem Arap dünyası hem de ABD ile ilişkilerinde yeni bir evreye girdi.
29 Mart 1980'de ABD ile imzalanan Türk-Amerikan Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması (SEİA) ile Ankara-Washington ilişkileri 30 yıl sonra ikinci kez en sıcak dönemini yaşamaya başladı. ABD gözden çıkardığı Türkiye'ye dış şartların dayatması sonucunda yine önemli bir rol vermek zorunda kalmıştı. Tıpkı, 1950'lerde Rusya tehdidi dolayısıyla Türkiye'yi kenar ülke olarak seçmesi gibi.
Bugün de benzer bir süreci üçüncü kez yaşıyoruz. 2003 Irak işgaliyle düşüşe geçen Türkiye-ABD ilişkileri, Washington'un Ortadoğu ve Orta Asya'daki işlerinin/savaşlarının ters gitmesiyle 2007'den sonra yeniden düzelmeye başladı. Ve her iki taraftan da resmi ağızlar defalarca Washington ve Ankara'nın Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkaslar'daki tercih ve önceliklerinin büyük oranda örtüştüğünü açıkladılar.
Obama liderliğindeki Amerikan yönetimi yeni dönemde Irak, Afganistan, İran ve Kafkasya'da Türkiye ile paralel siyaset izlemeye özen gösteriyor. Özellikle de İran'a yönelik politikasında. Çünkü ABD, tarihsel misyonu, imajı, diplomasi yeteneği ve bölgesel etki alanı açısından Ankara'yı İran denklemini çözebilecek kilit aktör olarak görüyor. Fakat Türkiye, 1980'lerde yaptığının tersine Irak, Suriye, Filistin, Lübnan ve Afganistan gibi ortak nüfuz alanlarında Tahran ile rekabet yerine işbirliğini öne çıkarıyor. Bu durum, ABD'yi de gözle görülür bir biçimde 'barış ve diplomasi' seçeneğine zorluyor. Bazen şikâyet etse de Ankara'nın Tahran'a yönelik bu yeni ve farklı markajından Washington da memnun.
Çünkü Tahran tarafından neredeyse doğrudan yönetilen Irak, Suriye, Filistin, Lübnan ve Afganistan ile Moskova'nın etkili olduğu Kafkaslar ve Orta Asya'da, NATO üyesi Türkiye dışında herhangi bir batılı aktörün, özellikle de ABD'nin kredisi tükenmiş durumda. İtibarı, imajı ve çizdiği vizyon bakımından bu bölgelerde Ankara dışında bir gücün, savaş yerine yeni dönemin politikaları olarak öne çıkan barış ve diplomasiyi temsil etmesi de pek inandırıcı görünmüyor zaten.

TARİHİ COĞRAFYAYA DÖNÜŞ

Ancak 1980'lerdekinin tersine Türkiye, şimdi ABD ve Batı adına değil kendi ulusal, tarihi ve kültürel çıkarlarını merkeze alarak hareket ediyor. Çünkü şu an Ankara'da Ortadoğu ve dünyanın dinamiklerini daha köklü bir biçimde kavrayan kadrolar işbaşında. Bu kadrolar sayesinde, 1960'larda Ortadoğu'da büyük sorunlar yaşayan Türkiye, bugün bölgede baş tacı ediliyor.
Unutmamak gerekir ki, dünyanın ve Ortadoğu'nun dinamiklerinin yeniden şekillendiği bir süreçten geçiyoruz. Zengin bir diplomasi ve devlet geleneğine sahip Türkiye, küresel şartlara karşı en etkili uyum stratejilerini devreye sokarak tarihi, kültürel ve sosyal coğrafyasına yeniden dönüş yaptı. Tarihinin en ciddi yüzleşme sürecinden geçmesine rağmen kendini yeniden yapılandırmaya, iç ve dış tehdit algısını, hedef ve çıkarlarını yeniden tanımlamaya başladı.
Dünya basını, siyaset ve akademik çevreleri de bu gerçeğin farkında. Nitekim Los Angeles Times gazetesi geçen haftaki başyazısında, Yeni Türkiye'yi şu satırlarla özetledi: "NATO üyesi tek Müslüman ülke olarak Türkiye, İran'ın nükleer programını engellemek isteyen Batı'ya istediği desteği vermiyor. Bu meydan okuyuş, Türkiye'nin 'yeni kurucuları'nın ülkelerinin ekonomik ve jeo-politik imkânlarını kullanarak küresel aktör olma iştahından kaynaklanıyor. İran ile flört, zaten başlı başına Batılı güçlerden bağımsız hareket etme iddiasını taşıyor."
Yeni dönemdeki bölgesel ve küresel politikalarını "uluslararası toplumun vicdanı olmak" şeklinde tanımlayan Ankara, İran karşısında havlu atan, Afganistan ve Irak'ta zor günler yaşayan ekonomik krizin pençesindeki Washington ile bakalım ne tür bir rasyonalitede buluşacak?

Günün Manşetleri

Tüm Manşetler