Abdulhalik Çimen Bir Daha Asla kitabında 15 Temmuz ihanetine karşı Turkuvaz Medya'da verilen mücadeleyi anlattı
Turkuvaz Medya Grubu A Haber ve Tematik Kanallar Genel Müdürü Abdulhalik Çimen, Bir Daha Asla kitabında 15 Temmuz gecesi FETÖ'cü hainlere karşı yerli ve milli medyanın verdiği mücadeleyi anlattı. Kitaba ve ihanet kalkışmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Çimen, "Yayınlar devam etmeseydi Türkiye ağır bir bedel ödeyebilirdi” dedi. Turkuvaz Medya Grubu Yönetim Kurulu Başkanvekilimiz Serhat Albayrak'ın kurduğu temaslar, yaptığı görüşmeler ve aldığı kararlarla medya cephesindeki koordinasyonu bizzat yönettiğini ifade eden Çimen, "Matbaaların kesintisiz çalışmasını sağladı; gazetelerin basılması için gerekli organizasyonu kurdu ve süreci anbean takip etti. en kıymetli hatıranın ve kazanımın, Hakkın ve halkın yanında dimdik yer almış olmamız olduğunu düşünüyorum." ifadelerini kullandı.
15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye tarihinin en karanlık ihanetlerinden biriyle karşı karşıya kaldı. FETÖ'cü hainlerin silaha sarılarak milli iradeyi hedef aldığı o gece, sokaklarda olduğu kadar medya kuruluşlarında da amansız bir mücadele yaşandı.
FETÖ İHANETİNE KARŞI TURKUVAZ MEDYA VE A HABER'DE VERİLEN MÜCADELE
İşte o tarihi gecenin perde arkasını, Turkuvaz Medya ve A Haber ekranlarında verilen yayın savaşını, darbecilerin hedef aldığı kurumlarda yaşanan kritik anları Bir Daha Asla adlı kitabında kaleme alan Turkuvaz Medya Grubu A Haber ve Tematik Kanallar Genel Müdürü Abdulhalik Çimen anlattı. Çimen, kitabın yalnızca bir dönemin kronolojisini sunmadığını, aynı zamanda milletin demokrasi uğruna verdiği destansı mücadelenin yazılı hafızası niteliği taşıdığını vurguladı.
Turkuvaz Medya Grubu A Haber ve Tematik Kanallar Genel Müdürü Abdulhalik Çimen (Fotoğraflar AA ve Takvim Foto Arşivi’nden alınmıştır.)
- Eser bir kuyumcu titizliğiyle hazırlanmış. Mahiyeti oldukça çarpıcı. Ama salt bir olaylar zinciri de değil. Bu kitabı tam da 15 Temmuz'un 10'uncu yılında yayımlama motivasyonu neydi?
- Bu kitabın çıkış noktası şu iki esasa dayanıyor. Birincisi; "Kendi yaptıklarını, gördüklerini anlatmayan insanın hikâyesi başkaları tarafından tahrif edilebilir" gerçeğine... İkincisi ise; "Bir millet yaşadığı acıları ne kadar süre hatırlar?" sorusuna... Bu nedenle gördüklerimi, yaşadıklarımı, tanıklıklarımı, okuduklarımı, hissettiklerimi tarihe not düşmem gerekiyordu. Diğer yandan da edindiğim tecrübeler gösteriyor ki; unutulan her acı, farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkıyor. Türkiye, yakın tarihinde darbeler, muhtıralar, vesayet girişimleri ve en sonunda 15 Temmuz gibi çok ağır sınavlardan geçti. Bunların her biri kendi döneminde farklı isimlerle anıldı ama aynı hedefe yöneldi: Millet iradesini zayıflatmak! Bu kitabı yalnızca geçmişi anlatmak için yazmadım. Geçmişi geleceğin hafızasına emanet etmek için yazdım. Özellikle genç kuşakların, bugün sahip oldukları demokratik kazanımların hangi bedeller ödenerek elde edildiğini bilmeleri gerektiğine inanıyorum. 15 Temmuz'un 10'uncu yılı ise bunun için çok anlamlı bir dönemdi. Çünkü 10 yıl, olayların duygusunun biraz dinginleştiği; fakat gerçeğin daha berrak görülebildiği bir zaman dilimidir. Artık sadece o geceyi konuşmanın değil, o geceye giden uzun yolu da anlatmanın zamanı gelmişti. Bir Daha Asla ismi de bu düşünceden doğdu. Temennim şudur: Bu millet bir daha hiçbir darbe, hiçbir vesayet girişimi, hiçbir ihanet teşebbüsüyle karşı karşıya kalmasın. Ama bunun yolu unutmamaktan geçiyor.
Turkuvaz Medya 15 Temmuz darbe girişimi sırasında FETÖ'cülerin saldırılarına uğradı.
- Kitabınızda siyasete uzanan tüm askeri müdahaleleri aynı zincirin halkaları olarak değerlendiriyorsunuz. Sizce bu darbeleri birbirine bağlayan ortak zihniyet nedir?
- Biliyorsunuz ki; isimler değişiyor, dönemler değişiyor, yöntemler değişiyor; fakat zihniyet büyük ölçüde aynı kalıyor. 27 Mayıs'ta tankı kullanan anlayışla, 28 Şubat'ta brifing veren anlayışın ya da 15 Temmuz'da milletin birikimleriyle alınmış savaş uçaklarını milletin üzerine süren zihniyetin ortak noktası şuydu: "Güç; halkta değil, bizdedir. İktidar bize aittir." Bu müdahalelerin hepsinde kendisini milletin üstünde gören bir gölge iktidar vardı. Kimi zaman bunu "Cumhuriyeti ve laikliği savunuyoruz", kimi zaman da "devleti kurtarıyoruz" söylemiyle meşrulaştırmaya çalıştılar. Ama özünde değişmeyen, sandığın ortaya koyduğu iradeyi yeterli görmediler. Bu yüzden de kitabı yazarken darbeleri birbirinden bağımsız olaylar olarak değil, aynı cuntacı aklın farklı dönemlerde aldığı biçimler olarak değerlendirdim.
- Kitabı hazırlarken sizi en çok etkileyen belge, tanıklık ya da olay hangisi oldu?
- Beni en çok etkileyen bölüm 15 Temmuz gecesini yeniden yazmak oldu. Çünkü o geceyi bizzat yaşayan biri olarak kaleme aldım. Yıllar sonra belgeleri yeniden incelemek, telsiz konuşmalarını dinlemek, şehitlerin hikâyelerini tekrar okumak, darbecilerin hedef listelerini görmek insanı ister istemez o geceye geri götürüyor. Özellikle Turkuvaz Medya'nın hedef alındığını gösteren kayıtlar üzerinde çalışırken çok farklı duygular yaşadım. Çünkü o belgelerde sadece bir yayın kuruluşuna yönelik saldırı planı yoktu; milletin haber alma hakkını susturma ve biz çalışanları öldürme girişimi vardı. Çünkü insanların zihnini karartmak, bilgi akışını kesmek, korkuyu büyütmek ve milletin iradesini felç etmek istiyorlardı. Zaten 15 Temmuz gecesi saat 22.30 - 22.45 arasında darbeci unsurlar arasındaki kapalı haberleşmelerde A Haber, ATV ve Sabah Gazetesi açıkça hedef olarak telaffuz edilmeye başlanmıştı. Mahkeme tutanaklarına da yansıyacak şu emirler verilmişti: "A Haber'e gidilecek. Yanınıza alabildiğiniz kadar mühimmat alın. Direnen olursa ezilecek, vurulacak." Hainlerin verdiği talimat, tereddüt barındırmıyordu. Sesimizi susturmak için hazırlanmış bir saldırı emriydi ve korkunçtu.
Abdulhalik Çimen
YAYINLAR MUTLAKA DEVAM ETMELİ!
- Turkuvaz Medya, FETÖ'cü darbe girişimine karşı destansı bir mücadele verdi. Bugün gelinen noktada o mücadeleyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Ben bunu başarı olarak görmüyorum. Bu, vatan için yaptığımız bir görevdi. Şükürler olsun bizlere nasip oldu. Kaçmadık ölümüne direndik. O gece ortaya koyduğumuz duruş, insani, hukuki, mesleki, vicdani bir refleksti. Arkadaşlarım bulunduğu yerlerde büyük bir sorumluluk üstlendi. Muhabirinden kameramanına, teknik ekibinden yönetmenine kadar herkes aynı bilinçle hareket etti. Daha da önemlisi, o gece kimse kendisini düşünmedi. Herkes, "Yayın devam etmeli" dedi. Çünkü ekranın kararmasının yalnızca bir televizyonun susması anlamına gelmediğini biliyorduk. Bu, milletin sesinin kısılması demekti. Burada özellikle özellikle Turkuvaz Medya Grubu Yönetim Kurulu Başkanvekilimiz Serhat Albayrak'a ayrı bir parantez açmam gerekiyor. Serhat Bey, 15 Temmuz gecesi yalnızca gelişmeleri takip eden bir yönetici olmadı; sürecin merkezinde yer aldı. Kurduğu temaslar, yaptığı görüşmeler ve aldığı kararlarla medya cephesindeki koordinasyonu bizzat yönetti. Turkuvaz Medya'nın bütün imkânlarını harekete geçirdi. Matbaaların kesintisiz çalışmasını sağladı; gazetelerin basılması için gerekli organizasyonu kurdu ve süreci anbean takip etti. Turkuvaz Dağıtım'ı hızla devreye aldı, ekipleri seferber etti. Gazetelerin Türkiye'nin dört bir yanına ulaştırılması için mevcut imkânlarla yetinmedi; alternatif dağıtım kanallarını da devreye sokarak hakikatin kesintiye uğramamasını hedefledi. Amaç, darbeye karşı direnen gazetelerin de millete ulaşmasını sağlamaktı. Bugün geriye dönüp baktığımda o uzun geceden bize kalan en kıymetli hatıranın ve kazanımın, Hakkın ve halkın yanında dimdik yer almış olmamız olduğunu düşünüyorum.
Başkan Erdoğan 15 Temmuz gecesi A Haber'e telefonla bağlanarak milleti sokaklara çağırmıştı.
CUMHURBAŞKANIMIZIN KARARLI DURUŞU ÇOK ÖNEMLİYDİ
- O gece Turkuvaz Medya'da yaşadığınız ve bugüne kadar unutamadığınız an hangisiydi?
- Bir anı seçmek gerçekten zor. Çünkü o gecenin her dakikası hafızamda çok canlı. Ama hiç unutamadığım anlardan biri, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın Marmaris'ten yaptığı ilk açıklamanın A Haber ve ATV ortak yayınında ekranlara ulaşmasıydı. O açıklama Türkiye için çok kritikti. O nedenle bu konuşmaya dair ayrıntıyı müsaadenizle paylaşmak istiyorum. TRT ekranlarında karanlık bir bildiri okunduktan sonra milletin üzerine çöken sis büyüyordu. İşte tam bu sırada, arkadaşlarımız acil koduyla bir haber iletti: "Sayın Cumhurbaşkanımız açıklama yapacak."
Zamanla yarışıyorduk. O sırada bir arkadaşımızın cep telefonuna, Cumhurbaşkanımızın Marmaris'te yaptığı ilk açıklamanın görüntüsü ulaştı. Grand Yazıcı Oteli'nin önünde, dirayetli bir ses tonuyla millete sesleniyordu. Yanında o dönem Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olan Berat Albayrak da vardı. Saat 00.03'te Cumhurbaşkanımızın televizyonlara bağlanmadan önce yaptığı o tarihî konuşmayı, Türkiye ve dünyaya ulaştıran ilk kanal biz olduk. O konuşma milletin moralini yükselten ve darbecilerin oluşturmak istediği algıyı bozan ilk kırılma anlarından biriydi. Bir diğer unutamadığım an ise Cumhurbaşkanımızın A Haber-ATV ortak yayınına cep telefonu ile bağlanıp "ölümüne ölümüne" mücadele edeceğiz açıklamasıydı. Liderlik; belirsizliğin arttığı, risklerin çoğaldığı, karar vermenin ağır bir sorumluluğa dönüştüğü zamanlarda kendini gösterir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın darbe girişimi sırasında sergilediği cesur ve kararlı duruş bu açıdan dikkatle incelenmeli.
- Sizce 15 Temmuz'da medya görevini yerine getirmeseydi Türkiye'nin kaderi farklı olur muydu?
- 15 Temmuz sonrası yapılan araştırmalarda ve ortaya çıkan tabloda halkımızın çoğunluğu o geceyi A Haber-ATV ortak yayınından izledi. Evet, Milli medyamız Cumhurbaşkanımızın açıklamalarını halka ulaştırmasaydı, milleti sokağa çağırmasaydı durum çok vahim olabilirdi. 15 Temmuz hain darbe girişimi bize medyanın da asıl hedeflerden birisi olduğunu gösterdi. Çünkü onlar, önce bilgi akışını kontrol altına almak istiyordu. Ancak o gece bunu başaramadılar. Diğer darbe dönemlerinde medyanın büyük bir bölümü darbecilerle işbirliği yaparak darbeleri-muhtıraları meşrulaştırmışlardı. Bu sefer tam tersi oldu. O gece milletin ve seçilmiş liderin yanında duran gazeteci dostlarıma arkadaşlarıma selam olsun.