Siyasi operasyon
Sabah Gazetesi yazarı Sevilay Yükselir, Fethullah Gülen Cemaati ile ilgili gündemi sarsacak bir yazı kaleme aldı. Yükselir, Mustafa Sarıgül'ün Mart 2014'teki yerel seçimler için Cemaat'ten destek sözü aldığını dile getirdi.
Giriş Tarihi: Güncelleme Tarihi:
ENGİN ARDIÇ: PAPAZ MEKTEBİ
Yeri cennet olası hocam Tahir Alangu, altmışlı yıllarda "Nurcular'ın örgütlenme sistemine bayılıyorum," derdi, "hem gizli hem açık... Ne yaptıkları hem belli hem belli değil...
Komünistler şunlar kadar akıllı olamadılar!"
Her ikisinin de yasaklı olduğu günlerdi...
O zamandan bu zamana komünistler nal topladılar, Nurcular da geliştiler ve güçlendiler.
Şimdi biri yüzde 0.5 oy oranına ulaşıp ben de varım diyebilmek için çabalıyor, öteki hükümet devirmeye kalkıyor.
Katolik dünyasında da Cizvit örgütü epey geriledi. Kilisenin muazzam gücüyle ayakta duruyor ama eski havası yok. Son kalesi Franco İspanyası'ydı, demokrasiye geçince orada da sustu. "Düşük profil" gösteriyor.
Cizvit tarikatı, protestanlığa karşı bir tepki olarak kurulmuştur ama boynuz kulağı çok çok aşmış, cizvitler bütün katolik dünyasını ele geçirmeye kalkmışlardır. Özellikle de "genç beyinlerin küçük yaştan kazanılması" yani "ağacı yaşken eğmek" üzerine çalışmıştır.
Laik eğitimin ancak feylesofların hayallerini süsleyen bir ideal olduğu yüzyıllarda, katolik ülkeler (Fransa, İspanya, İtalya, Avusturya, Polonya), eğitim sistemlerini cizvitlere kurdurdular, gençliği onlara teslim ettiler. "Papaz mektebi" dedikleri şey yani!
Bizde de vardır, hiç de makbul sayılmazlar, çünkü çocuklara "birbirini gammazlama, örneğin sınavda kopya çekeni ihbar etme" eğitimi verilir, bu ahlak aşılanır.
Bizde kabahat işleyen arkadaşını ihbar en utanılacak şerefsizliktir.
Onlarda tam tersine, dini bir vecibe!
Cizvit ahlakı, bir "takiyye" ahlakıdır.
Hasan Cemal ağabeyimizin Türk kamuoyuna öğrettiği bu kavramın Batı dillerindeki karşılığı "equivocation"...
Bir cizvit, gerektiği yerde, sıkıştığı anda hemen ekivokasyona, yani takiyyeye başvurur.
Çünkü cizvit ahlakına göre, Hazret-i İsa'nın şanına şerefine hizmete yarayacak her türlü suç mubahtır!
Eğer dine faydası dokunacaksa, eğer kiliseye herhangi bir çıkar sağlayacaksa yalan da söylenebilir, hırsızlık da yapılabilir, cinayet bile işlenebilir!
Yani bir protestanı ya da bir Müslüman'ı yatırıp kıtır kıtır kesebilirsiniz...
Elbette günümüzün cizvitleri "bu kadar" değiller.
Bu melaneti on altıncı yüzyılda gönül rahatlığıyla ve ibadet niyetine yaparlardı. İspanya İç Savaşı'nda da bellerine tabancayı vurup, ellerine tüfeği alıp çok cumhuriyetçi öldürdüler...
Piskoposlar faşist toplarını ve uçaklarını takdis etmekle yetiniyorlar ama bunlar asker gibi fiilen savaşıyorlardı.
Fakat cizvit generalinin (tarikat liderine "superior general" derler), "İsa ocağınızı söndürsün", "Meryem içinizi çıkarsın", "Ermiş Pavlos poponuza ateş yağdırsın" falan diye ilendiği hiç duyulmadı.
Bilmiyorum katoliklerde de "mülaane" ya da "mübahele" gibi atraksiyonlar var mı?
HAŞMET BABAOĞLU: ANLAYIN ARTIK, BU HALK SİZİ SEVMİYOR!
İstediğiniz kadar tepinin, dövünün, dövüşün... İstediğiniz kadar ağlaşın, zırlayın...
Çeşit çeşit iltifatlar ve ittifaklardan medet umup istediğinizle anlaşıp uzlaşın...
Ne yaparsanız, yapın...
Mesele oy oranlarıysa eğer, üç puan aşağı beş puan yukarı...
Bunlar olabilir! Ama şunu kabul edin artık...
Bu halk sizi sevmedi hiç, sevmiyor! Böyle kalmakta ısrar ederseniz de aranız hiç düzelmeyecek!
İsterseniz, demokrasi havarisi rolü oynayın...
İsterseniz, Kemalist ulusalcı kesilin ya da bu toprakların en has milliyetçisi havasına girin... İsterseniz, dinden dem vurun...
İsterseniz, hayatın zevklerinden...
Bu halk size inanmadı hiç! İnanmıyor! O yüzden sandık vakti gelince duvara tosluyorsunuz.
O yüzden ikide bir denize düşüyor, her tuttuğunuz yılana sarılıyorsunuz.
Anlayın artık bunu! Anlayın da "Nerede hata yaptım ben, nerede koptum?" diye bir düşünün!
***
Aldandığınız nokta şu...
Halkın geniş kesiminin onlarca yıllık suskunluğunu, onun "yokluğu" sandınız.
Halkın belli bir kısmının haklı korkularından Stockholm Sendromu yarattınız.
Tornadan çıkmış fakat kendisini pek sıra dışı sanan aydınların yazıp çizdiklerini "yüksek kültür" sanacak kadar ruhsuzlaştınız.
Elinizde kala kala, "hayat tarzı" denen şey kaldı.
Şimdi şaşırıyorsunuz...
Neden hep halkçı olduk da, halk olamadık diye...
Mesele "halkçılık" değil oysa, popülizm de değil, bütün renkleri ve çeşitliliğiyle "halk olmak"tı!
Aranızdayım, tanığınızım...
Ve görüyorum...
Kıvranarak birbirinize yakınıyorsunuz: Neden top tüfek, tank desteği olmayınca; yabancı parmaklar işe karışmayınca, komplolar kurmayınca başaramıyoruz?
***
Merak ettiğiniz cevabı bulmak için küçük bir ev ödevi vereyim mi size?
Isınma turu gibi, konuya ısınma soruları...
Mesela...
Bu halk talim terbiyenin onca karşıt propagandasına rağmen Abdülhamit'i terk etmemiş ama zamanında da ona en sert muhalefeti yapmış Mehmet Akif'i de bağrına basmış...
Fakat okulda durmadan kafasına çakılan Tevfik Fikret'e neden en ufak bir yakınlık duymamıştır?
Neden "inkilap"larının çoğuna içten içe itiraz etmesine karşın Gazi Mustafa Kemal'i bağrına basmış da, İsmet Paşa'ya hiç ısınamamıştır?
Neden bu halk uçarı gönüllü Adnan Menderes'i hep sahiplenmiştir de, Celal Bayar'a asla "demokrat" gözüyle bakmamıştır?
Bir sorun bunları...
Kim bilir, belki bu sayede hem kendinizi; yani durmadan zenciler yaratan "beyaz"lığınızı anlarsınız, hem de memleketi!
ŞEREF OĞUZ: AŞAĞILIK KOMPLEKSİ
Sosyal medyada en fazla paylaşılan şakalar arasındaki "yurdum insanı" yaftasıyla dolaştırılan şakalar(!) daima dikkatimi çekmiştir. İçinde yaşadığı toplumu aşağılayarak kendini "ayrıştırdığını" sananlar, bir süre sonra paylaştıklarına inanıyor ve iyiye, güzele, doğruya dair şeylerin bizden çıkamayacağına iman ediyor. İnovasyon Haftası'nda 36 bin gencin coşkusunu paylaştığımda, çoğu hoca, profesör "bizden bir halt olmaz" tepkisi vermişti.
2023 hedefleriyle sistematik alay edenler de dâhil, böylesi prof'ları görünce "bu kadar cehalet ancak tahsille olur" diyorum. Çünkü kendi kabiliyetini küçümsemenin altında, kendi insanının başarısından bihaber olma gerçeği yatıyor.
Hadi bunlar bilmiyordu, söyledik uyandırdık. Peki ya "yurdum insanı" diye alay edenleri ne yapmalı?
Bir fıkra ile izah edeyim: Adamın biri ruh doktoruna gitmiş: "Efendim bende aşağılık kompleksi var, ne yapmalıyım?" Doktor, uzun uzun adamın yüzüne bakmış ve cevaplamış: "Evladım sende aşağılık kompleksi filan yok, sen düpedüz aşağılık birisin."
Yurdum insanı diye ülkeni beğenmezsin, toplumunu aşağılayanlardan yana olursun. "Cari açık bizi batırıyor" dersin; dumanlı havayı seven kurtlara zemin hazırlarsın.
Bizden küresel marka olmaz dersin, Halkbank'ının itibarıyla oynar, hisselerini ucuzlatırsın. "Nerede kaldı bu kriz?" diye Batı'dan medet umarsın, sana iş ve aş sağlayan ülkeni küçümsersin. Her ağacın kurdu kendinden olur...
Nitekim okyanus ötesinden gelen "lanet", bu aşağılık kompleksinde hayat bulur, yıkıcı hükmünü icra eder. Şaman rahiplerinin lanet ritüelini sana yaptırırlar, ekonomini yıkmak için bizzat "koç başı" sen olursun.
Kapı kapı dolaşıp "kriz ekibini topluyoruz" diye dolaşanlara kızıyoruz ama "yurdum insanı" diye bizi aşağılayan bu aşağılık kompleksi mustariplerini teşhis edemiyoruz. Henüz...
HASAN CELAL GÜZEL: HANGİSİ YOLSUZLUK? HANGİSİ KOMPLO?
Ben siyasette 'alan' değil, 'veren' bir gelenekten geliyorum.
Rahmetli babam bütün varını, yoğunu mahallî yöneticisi olduğu DP'ye harcamıştı. Rahmetli dayım Ali İhsan Göğüş, CHP yöneticiliği ve bakanlıklar yapmıştı; vefatında gazetecilik döneminde girdiği iki kooperatif evinden başka kendisine ait mülkü yoktu. Ben de dedemden ve babamdan kalan iki eski evin miras paylarını, kurduğum YDP için harcamıştım. YDP Genel Merkezi'nin kapısına, 'Bu kapıdan hırsızlar giremez' yazdırmıştım.
Bütün hayatım ve özellikle siyaset yıllarım boyunca hep 'Dürüstlük ve Fazilet Mücadelesi' sloganını kullandım ve yolsuzlukla, hırsızlıkla mücadele ettim. 'Beytülmal'e el sürmedim ve el sürdürmedim.
Bütün bu girizgâhı yapmamın sebebi, 'yolsuzluk' olaylarına ne kadar tiksinerek baktığımı anlatmak içindir.
Milletçe yolsuzluklara karşıyız ve bunlara mâni olmak için gereken siyasî, adlî ve idarî tedbirleri almaktan yanayız.
Gerçekten, siyasî bakımdan kaybının olacağını ve yıpranacağını bilmesine rağmen, yolsuzluklarla mücadele etmeye kararlı bir devlet adamı kadar hürmete lâyık kimse yoktur. Bunun gibi, güvenlik, asayiş ve istihbarattan sorumlu olan ve bu sorumluluğunun gerektirdiği görevini hiç korkup çekinmeden yapan devlet memuru başımızın üstündedir. Yargı, özellikle yolsuzlukla mücadele konularında demokratik kuvvetler ayrılığının icabını yerine getirmeli ve hiçbir şahsî endişeye kapılmadan vazifesini ifa edebilmelidir. Savcılara ve Mahkemelere müdahale edilmemesi için yargı bağımsızlığı kesinlikle sağlanmalıdır.
Bu açıdan bakılınca 17 Aralık Operasyonlarına hak verilmesi düşünülebilir.
Bu takdirde ise, operasyonu yapan ve yolsuzlukları ortaya çıkaran emniyet görevlileri ve savcılar muaheze edilecek yerde teşvik edilecekler; bırakınız görevden almayı terfi ettirileceklerdir. Bu durumda da kendilerine ve yakınlarına suç isnat edilen bakanlar istifa ettirilecek ya da görevlerinden alınacaklardır.
***
Eğer 17 Aralık Operasyonları şu özellikleri taşımasaydı, onlara 'komplo' demez ve gerçekten yolsuzluk operasyonları olduğunu kabul ederdik: 1. 17 Aralık Operasyonları, birçok çelişkiyi ve tutarsızlığı ihtiva etmektedir.
İddia edilen yolsuzluk operasyonlarının arasında kanıtlanmış hiçbir ilişki yoktur. Bir yanda banka muameleleri, diğer yanda rüşvet iddiaları, arazi tahsisleri ve kara paraya kadar uzanan bu iddiaların hiçbiri -bazı teatral söylentiler dışında- henüz ispatlanmış değildir.
Bilâkis, sözkonusu dosyaların kurgu olduğuna dair birçok emare bulunmaktadır. 2. 17 Aralık Operasyonları'nda zaman ayarlaması, olayın başlıbaşına bir 'komplo' olduğunu ortaya koymaktadır. Bir yıldan fazla zamandır takip edildiği iddia edilen bu yolsuzluk iddialarının, tam da Mahallî Seçimlere üç, Cumhurbaşkanı Seçimlerine sekiz, Genel Seçimlere -tarih öne alınmazsa- onyedi ay kala patlatılmasının tesadüf olduğunu bana inandıramazsınız. 3. Üstelik bu zamanlama, 28 Mayıs 2013 'Gezi Komplosu' gibi dış kaynaklı bir komplo ile Hükûmet'in düşürülmesi teşebbüsünden sonra yer almış ikinci komplo denemesidir. 4. Nihayet, yabancı kaynakların dahi 'Avrupa'nın en hızlı büyüyen bankası' olarak vasıflandırdığı ve Türk ekonomisine 150 milyar dolar civarında imkân sağlayan Halk Bankası'na darbe vurulması da bu komplo sayesinde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.
***
Ben, ömrüm oldukça yolsuzluklarla mücadele etmeye devam edeceğim.
Lâkin söyler misiniz? Hangisi yolsuzluk, hangisi komplodur?..
EMRE AKÖZ: GAMLI BAYKUŞ
Dünkü yazının sonundaki, "Gamlı Baykuş gibi konuştuysam affola" esprisi pek anlaşılmamış.
Anlatmaya çalışayım...
Öncelikle temel bir varsayım yapıyorum.
Diyorum ki "Başbakan Erdoğan'a karşı bir saldırı var." Tabii Erdoğan'ı sadece bir 'kişi' olarak görmeyin; onunla birlikte Hükümet ve AK Parti de hedefte...
Amaç, Erdoğan'ın Türkiye'yi yönetmesini engellemek... Peki, bu nasıl mümkün olabilir?
Yüzde 50 oy olan bir siyasi liderin ayağı nasıl kaydırılabilir?
Yolsuzluk operasyonu, AK Parti'nin o kadar da 'ak' olmadığını, çürük elmalarla dolu olduğunu göstermeyi amaçlıyordu.
Dünkü yazıda önce bu durumun genel seçimlerde ciddi bir oy kaymasına yol açmayacağını anlatmaya çalıştım.
Kemikleşmiş seçmen suçlamalara inanmadığı, yüzergezer seçmen de alternatif olmadığı için AK Parti'ye oy vermeyi sürdürecekti. "Saldıranlar bu durumda ne yapabilir" diye sordum... Cevap: Öncelikle Erdoğan'ın da yenilebileceğini göstermeye çalışacaklar.
Yerel seçimin, genel seçimden önce olması, saldıranlar için bulunmaz fırsattı.
Çünkü sansasyonel bir başarıyı yakalayabilirlerdi.
Nasıl mı? Elbette İstanbul'u alarak...
Niye İstanbul? Basit bir örnekle anlatmaya çalışayım:
CHP'lisiniz... Soruyorlar: "Sadece tek bir kentin büyükşehir belediyesini kazanacaksınız...
Hangisini istersiniz?" Ne cevap verirsiniz? Tabii ki İstanbul...
Çünkü nüfusu, ekonomisi, gelişmişlik seviyesi ve kültürel yaşamıyla İstanbul, Türkiye'nin lokomotifi... İstanbul'u kazanmak, geleceği kazanmaktır.
CHP bile şaşırır "
Ne var yani, CHP çok çalışarak, İstanbul'u alamaz mı" diyeceksiniz. Olabilir elbette. Ancak dikkatinizi çekerim: Meseleye CHP açısından değil, Erdoğan'a saldıran "dış güç" açısından bakıyorum. "Dış güç derken, Cemaati mi kastediyorsun" diyeceksiniz. Hayır! Onu değil...
Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ'ın geçen gün stratejik ve çok kuvvetli bir beyin diye tasvir ettiği merkezi kastediyorum. (22 Aralık tarihli yazıma bakabilirsiniz.) Ve diyorum ki: Eğer bu analiz doğruysa...
Başbakan Erdoğan'ı istemeyen gücün hedefinde İstanbul olacaktır. İstanbul'a dikkat kesilin. Çünkü bu önemli kente ilişkin bir hamlenin gelmesi, stratejik olarak gayet mantıklı... Tekrar soracaksınız: "Gamlı Baykuşluk bunun neresinde?"
Şurasında: AK Parti'nin İstanbul'u kaybetmesi için yapılacak hamlenin, illa da İstanbul Belediyesi'ni hedef alması gerekmez... "Dış güç" öyle bir numara çeker ki...
Bir bakmışsınız, İstanbul'daki yüzergezer oylar, AK Parti'den kopmaya başlamış.
Lütfen benden örnek vermemi istemeyin.
Hayal gücünüzü çalıştırın. Ne bileyim, mesela gurur duyulan bazı eserlerin patlayıp çatladığını düşünün. Gamlı Baykuşluk dediğim işte bu...
CHP'nin de şaşıracağı, hatta hoşlanmayacağı ama kabullenmek zorunda kalacağı bir hamleden söz ediyorum. Bülent Ecevit'i hatırlayın: Başbakan olmasına rağmen "Öcalan'ı bize niye teslim ettiler; anlayamadım" demişti.
SEVİLAY YÜKSELİR: GÜLEN CEMAATİ SARIGÜL'E BÖYLE BİR SÖZ VERDİ Mİ?
Bu yazıyı okuyanlara eğer okumamışlarsa dünkü yazımı okumalarını salık veririm.
Çünkü bu yazı orada aktardıklarımın devamı niteliğindedir.
O yazının çıktığı gün aradı Mustafa Sarıgül. Yani 31 Ağustos 2012'de.
Ve yazdıklarımı ancak yüz yüze gelmemiz halinde yanıtlayabileceğini söyledi. Ertesi gün buluşmak üzere randevulaştık. Buluşmaya aralarında cemiyet hayatının yakından tanıyıp sevdiği Monik İpekel dahil 4 başkan yardımcısı ile gelmişti. Önce uzun uzun yaptığı çalışmaları anlattı.
Hiç lafa karışmadan dinledim. Ben konuyu dün sizin dikkatinize sunduğum yazıya getirdim. Ve konu ettiğim kulislerin doğru olup olmadığını sordum. O da aynen şöyle bir ifade kullandı: "Sana her şeyi anlatabilirim ama bunların off the record kalması şartını isterim!" Sanırım bir gazeteciye teklif edilen en zor şartlardan biridir bu. haber kaynağının gerçekleri konuşacağını ama el mahkûm kabul ettim Sarıgül'ün bu şartını. Önceki gün itibarıyla resmen CHP'nin İBB adayı olduğu için Sarıgül'ün o gün koymuş olduğu "off the record" şartının artık anlamsızlaştığını gördüğümden anlattıklarının bir kısmını aktarmak istiyorum.
Özetle şuydu söyledikleri: "Taban beni Şişli'de değil, daha ileride görmek istiyor artık. Beni sevenler Başbakanlık yolunda adım atmamı istiyor. Bunun da anahtarı İstanbul'u almaktır. Allah'ın izniyle önce İstanbul'u, sonra CHP genel başkanlığını, ondan sonra da Türkiye'yi alacağız!"
Tabii yaklaşık 5 dakika süren ve sizlere özetle sonucunu aktardığım bu konuşması üzerine konuyu bu defa yazımın sonuna düştüğüm nota yani İBB adayı olması halinde onu destekleyecek lobide kimlerin yer aldığı mevzusuna getirdim. Ve "Alevilerin, Ermenilerin, Musevilerin, TÜSİAD güdümlü bazı medya patronlarının değil ama Gülen Cemaati'nin de sizi destekleyeceği yönündeki iddialar tuhaf geldi bana. Gerçekten doğru mu bu kulisler?" dedim. Bu sorum üzerine birkaç saniye düşündü Sarıgül. Sonra bir kez daha off the record şartını anımsatıp aynen şunları söyledi: "Evet doğru! Hocaefendi ile bu konuda bir iki kere istişare yaptık. Sağ olsunlar kendileri oğlu gibi severler beni ve aday olmam noktasında sonuna kadar destek olacaklarının da sözünü verdiler." İnanamadım tabii kulaklarıma. Çünkü mesele Gülen Cemaati tarafından Sarıgül'ün desteklenmesi değil, dolaylı da olsa cemaatin CHP'ye de destek verecek olmasıydı. Tabii bu halimi görünce ve "Yanılıyorsun Başkan. Cemaat tabanı asla CHP'ye oy atmaz!" deyince ne kadar doğru olduğunu anlatmak için iyice konuyu deşmeye başladı. Gülen Cemaati'yle her zaman çok iyi ilişkilere sahip olduğunu, hatta bir iki isim verip cemaatin ileri gelenleri ile zaman zaman buluşup değerlendirmeler yaptığını ve aday olması halinde de cemaat medyasının da kesinlikle arkasında olacağını, tabana da CHP'ye değil, Sarıgül'e oy verileceğinin aşılamasının yapılacağını söyledi.
20 senedir tanıdığım için ve Sarıgül'ün bir güzelliği anlatırken üzerine sos dökmeye bayılan bir kişilik olduğunu bildiğim için, abarttığını düşündüğümden pek inanılası gelmemişti o gün söyledikleri ama zaman içinde yanıldığımı anladım. Gerçekten de soslamamış.
Aynen dediği gibi oldu her şey. Evet. Kabul etmeyip bunu zımni şekilde yapmaya çalışsa da Gülen Cemaati, Sarıgül'ün en büyük destekçisi şu anda.
Şimdi gelelim asıl bombaya... Son duyduklarıma.
Ben seçim sathına girildiği bir dönemde yolsuzluk türünden konuların gündeme getirilmesini pek ahlaki bulmadığımdan mümkün olduğunca uzak durdum bu meseleden.
Hatta yaklaşık 1 ay önce a haber'deki "% 100 Siyaset" programımda Sarıgül'le ilgili yolsuzluk iddiaları konusu açıldığında da etik olmadığını söyleyip konuyu kapattım.
Şimdi dile getirmemin nedeni son günlerin ortalıkta dolaşan bomba kulisinden.
Doğru mudur bilmem. Bunu tabii söylemedi 2012'deki o buluşmamızda ama iddia şu ki; hakkındaki yolsuzluk dosyalarının gündeme getirileceğinden çekindiği için İstanbul'a aday olmak istemeyen Sarıgül'ü aday olmaya ikna eden ve "Hiç korkma Sarıgül! Çünkü eğer senin onlarda dosyan varsa, onların da bizde epey dosyası var! Onlar seni o dosyalarla yıpratamadan biz zaten gerekeni yapacağız merak etme!" diyen Gülen Cemaati. Siz bu yazıyı muhakeme ededurun, ben Türkiye'nin siyasetinin nasıl ve kimler tarafından dizayn edildiğini anlatmaya yarın devam edeceğim.
RASİM OZAN KÜTAHYALI: MUSTAFA SARIGÜL-ZEKERİYA ÖZ DOSTLUĞU VE ERGENEKON
Mustafa Sarıgül'ün CHP'nin İstanbul adayı olduğu resmen ilan edildi. Hayırlı olsun. Şahsen iyi tanıdığım Sarıgül'e başarılar diliyorum. Kendisi İstanbul seçimini kazanamayacağını iyi bilen akıllı bir siyasetçidir. Nihai hedefi CHP Genel Başkanlığı olduğu için de kaybetmeyi önemsemez.
Sarıgül'ün temel meselesi yüzde yüzde 38'in altına düşmemek. Kendisi Gülen cemaatinin de desteğiyle yüzde 38'in üstüne çıkacak, CHP de genel Türkiye oyunda yüzde 26'nın altında kalacak ve bu tablodan hareketle de Sarıgül CHP Genel Başkanlığı'na yürüyecek. Sarıgül'ün ve onu destekleyen Rahmi Koç ve Hüsamettin Özkan gibi aktörlerin planı bu. Sarıgül bütün bu planı da saklamıyor. Hatta bu propagandanın yapılmasını istiyor. Her şey açık oynanıyor.
***
Sarıgül artık tuhaf bedduaların uçuştuğu bir ortamda Gülen cemaatine tam angaje olmak ve cemaatin tüm imkânlarını kendine seferber etmek istiyor. Daha öncesinde de Sarıgül, Gülen cemaatinin devletin içindeki ve dışındaki tüm aktörleriyle arası çok iyi bir adamdı.
Pennsylvania ziyaretlerini ballandıra ballandıra anlatırdı.
Sarıgül karşıtı CHP'li Kemalist siyasetçilerin kendisiyle ilgili "Fethullahçı ve ABD'nin adamı" gibi laflarından çok hoşlanırdı. Sadece kendisinin değil büyük ustası Hüsamettin Özkan'ın da Gülen'e bağlılığını anlatırdı. Sarıgül kendini güçlü gösteren her ama her söylentinin yayılmasından memnun olan bir siyasetçidir.
Güçlü olarak gördüğü odakların Sarıgül'ün yanında görünmesi hoşuna gider.
***
Mesela son yediğimiz yemekten sonra Sarıgül bugünlerin "yolsuzlukla mücadele savcısı" Zekeriya Öz'e ziyarete gidecekti. Bizim Nişantaşı yemeğinden Çağlayan adliyesine geçti.
Öz'ün çok yakın dostu olduğunu söyledi. Herhalde o gün Öz'le beraber "yolsuzlukların rüşvetin ve hırsızlığın ne kadar kötü bir şey olduğundan, belediyelerdeki imar yolsuzluklarından ruhsat karşılığı alınan rüşvetlerden" bahsedip vaaahhh vaaahh ettiler.
***
Fakat tuhaf bir durum vardı. Bundan 4 sene önce de Öz ile Sarıgül'ün yolları kesişmişti. O zaman da dost muydular bilmiyorum ama Öz yazdığı iddianamede Sarıgül'ü açıkça Ergenekon'dan talimat almakla suçlamıştı. Evet yanlış okumadınız. Öz, Sarıgül'ü Ergenekon terör örgütü yöneticisi Mehmet Haberal'dan talimat almakla itham etmişti.
Haberal ile ilgili nihai kanıt değerlendirmesinin yapıldığı bölümde ağırlık taşıyan kanıt, Sarıgül'ün 30 Kasım 2008'de Şişli Belediye Başkanı Sarıgül'le yaptığı bir konuşmaydı.
Bu konuşma Sarıgül'ün 29 Mart 2009 yerel seçimi için kampanya yürüttüğü bir dönemde gerçekleşiyordu.
***
Konuşmada Sarıgül, Haberal'a şöyle diyordu: "Hocam, yerel seçim gecesine kadar izin verin, seçim gecesinden sonra burayı iki yüz atmış iki bin seçmenim var, yüzde yetmiş oyla kazanacam, ondan sonra yanınıza gelip, diyecem ki, hocam, bakanım kurban olayım, ben Türkiye'nin belki başbakanı olacam, ama benim başbakanım sizler olacaksınız, yol haritamı size aktaracam izin verirseniz, başka bişey olacak." Haberal, bu konuşmada Sarıgül'e bazı tavsiyelerde bulunuyordu. Örneğin "ana muhalefet (CHP) ile fazla uğraşmamasını" istiyor ve şöyle diyor "Sağ ol, bak Mustafa sen lazımsın kardeşim.
Anlatabiliyor muyum? Ya ülke önemli, ülkeye sen lazımsın tamam mı? Gereksiz sıkıntıya girmeyelim."
Sarıgül ise şöyle cevap verir: "Tamam, ben mesajımı aldım hocam. Yerel seçim gecesine kadar ağzımı bu konuda kapıyorum."
Haberal'ın cevabı ise şöyle: "Aynen, çünkü bir an önce, bugün düştüğü bu sıkıntıdan bu ülkeyi kurtarmak hepimizin görevidir. Tamam mı?"
***
Şimdi iddianamede Sarıgül'ün bugünlerdeki kankası Öz'ün bu telefon konuşmasını nasıl değerlendirdiğini görelim: "Şüpheli Mehmet Haberal'ı herhangi bir siyasi parti içinde yer almadığı halde, siyasileri ve siyasi partileri yönlendirdiği, birbirine rakip iki siyasi şahıs arasındaki ihtilafı parti üyesi ve yöneticisi olmamasına rağmen, bir talimatıyla sonlandırdığı, görüşmeyi yapan kişinin 'Ben milletin başbakanı olacağım ama benim başbakanım sizsiniz' demesinin anlamlı olduğu ve şüphelinin örgütsel kimliği ve konumu hakkında fikir verdiği..."
Yani kısacası Öz, Sarıgül'ün Haberal'a "Başbakanım sizsiniz" demesinin Haberal'ın Ergenekon yöneticiliği kimliğini kanıtladığını iddia ediyor.
***
Türkiye'de her şey tepetaklak değişiyor. O dönem kudretli gördüğü Haberal'a "Ben milletin Başbakanı olacağım ama benim Başbakanım siz olacaksınız diyen Sarıgül, acaba şimdi de kudretli gördüğü Zekeriya Öz'e ya da Öz'ün bağlı olduğu Gülen cemaatinin en tepelerine aynı şeyi mi söylüyor? Kim bilir...
Bu hikâye burada bitmiyor.
Yarın devam.
HASAN BÜLENT KAHRAMAN: BOĞANIN BOYNUZLARI
"Soğuk ve karanlık gece yarılarından sonra" dedi, o eski ve şık lokantanın sahibi, "Ankara sokaklarında Rus casusları cirit atardı, o zamanlar." 1960'ların ikinci yarısı o zamanlar dediği, Süleyman Demirel 1965'te iktidara gelmiş, adı "Morrison Süleyman" denecek kadar solcular tarafından "Amerikancı"ya çıkarılmış, ama o bildiğini yapmaya başlamıştı.
Bildiği de biraz şaşırtıcı şeylerdi.
Mesela, Sinop'tan kalkan ve SSCB'yi tarassut eden ABD casus uçaklarının uçuşunu yasaklamıştı.
Mesela, üç büyük ve stratejik önemi olan tesisi ABD'lilere değil Ruslara inşa ettiriyordu. Mesela, ABD'nin "haşhaşı yasakla" lafını dinlemiyor, Afyon köylüsünün gelir kaynağını kesmiyordu. Mesela, sol öğrenci olaylarının üstüne gitmiyor, "yollar yürümekle aşınmaz" diyordu. Mesela, tarım toplumu olarak bir yere varmak imkânsızdır düşüncesiyle, sanayileşmeyi ve "sistemden bağımsızlaşmayı" savunuyordu.
Rus casusları da şehrin altını üstüne getiriyordu.
Sonunda "bütün bu yaptıklarımdan dolayı ABD beni devirdi, 12 Mart'ta" dedi, Demirel. Yalan değil, 12 Mart'ın ara kabineleri gelip, solun üstünden silindir gibi geçmiş, haşhaş ekimini yasaklamış, kalkınma planlarını tamamen ters istikamete sokmuştu. Ayrıca bu ne biçim işti, Amerikancı Demirel'le solcular aynı darbeye maruz kalmıştı?..
Bu kıssanın iki hissesi var.
Birincisi, daha önce de yazdım, Türkiye'de sol bu konuları okuyamaz, adeta teolojik bir tek kutupluluk/ odaklılık içinde her şeyi ABD'nin yaptığına inanır, ayrıntıları ve diğer dinamikleri gözden kaçırır. İkincisi, eğer sistemin dışına çıkmaya çalışıyorsanız, bilmelisiniz ki, o mekanizma üstünüze kilitlenmeye çalışılacaktır.
***
Son zamanlardaki olaylar ve tartışmalar bize bu filmi yeniden anımsatmıyor mu? AK Parti'yi önce ABD'nin getirdiği söylendi. (Nasıl "getirmediğini" daha önce başkaları da yazdı, ben de yazdım...) Fakat aynı kesimler ABD'nin "getirdiği" AK Parti'yi şimdi "götürdüğünü" söylüyor.
Galiba burada durup biraz etrafa bakmak gerekiyor.
Eğer bütün mesele böyle ABD tarafından kumanda ve manipüle ediliyorsa ortada çok vahim bir durum var demektir. Buna da herhalde sevinmek değil üzülmek gerekir. Kaldı ki, eğer buysa durum, ABD herhalde sadece ve sadece Türkiye'nin çıkarlarını düşünerek bir politika yaptığı için "götürmüyor"
AK Parti'yi. Muhtemelen kendi çıkarlarına ters düştüğü için iktidar bu girişimde bulunuyor. O zaman kimden yana olmak gerek?
***
Yaşananlarla hiçbir ilgisinin olmadığını söylüyorsa da ABD, ama şöyle ama böyle, uluslararası politikanın çıkar kavramı nedeniyle, hareketlerin içindedir.
Dünyanın temel koşulu bu. Bir ülke çıkarına ters düşüyorsa diğeri ona müdahale eder. Bu kontrolsüzlük söz konusu ülkenin çıkarlarını ençoklaştırması yönündeyse müdahale haydi haydi gelir.
Uluslararası siyaset bu nedenle gergin telde sürdürülen bir mücadeledir.
Kör bir dövüşle varılacak bir yer yoktur.
Gene yaşananlara dönersek, ortada sistemin bam teline basacak hiçbir şey yoktur nasıl denebilir?
Son iki yılın politikası tam tersi bir istikamette aktı. Şanghay Beşlisi'ne dahil olmak istedik. İran'da, Mısır'da, Suriye'de neredeyse bütün dünyanın izlediğinin tersine bir yol tutturduk. Füze başlıklarını Çin'den almaya kalkıştık. İsrail'le zıtlaştık.
En son ABD Büyükelçisi'ni istenmeyen adam ilan edelim sözlerini de kulaklarımız duydu.
Bütün bunlarda haklı olabilir Türkiye. Haklıdır da belli bir konjonktür içinde. Kaldı ki, son iki yıla kadar dünyayla herhangi bir sürtüşmemiz yoktu. Ama şimdi var. Çünkü dış politikanın tıpkı savaş gibi büyük bir esneklikle manevra yapmak, konjonktür denen güncel şartlara uyum sağlamak, kıvrak davranmak olduğunu önemsemiyoruz. Bu bir üslup ve yöntem sorunudur. O kadar ki, haklı olduğu yerde bir insan ya da toplum haksız duruma düşebilir.
Zor bir yol yürüdü Türkiye.
Buna askeri vesayetin kaldırılmasını ekleyin. Bütün bunlar iktidarın sistem tarafından zorlanmasına yol açacak unsurlardı.
Muhtemelen o yoklamalar gerçekleşiyor, gerçekleştiriliyor şimdi.
O nedenle durmak, soluk almak, manevra alanı kazanmak gerek.
Su uyurken bile kimlerin uyumadığı bilinirken boğayı boynuzlarından mı
TULU GÜMÜŞTEKİN: DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE İSTİYOR MUYUZ?
Türkiye'de yolsuzluk soruşturması kisvesinde gerçekleştirilen siyasi operasyonun yankıları sürüyor. Başbakan Erdoğan, en az iki seçimin yapılacağı 2014'ü seçmen desteğini sağlamlaştırmak ve Türkiye'yi ilk on ekonomi arasına yükseltme hedefini sürdürmek için, çeşitli unsurlar arasında en fazla üç gelişmeye önem veriyordu.
Birincisi, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana hep sorun olmuş Kürt meselesiydi. Bu konu ilk kez tarafların katılımıyla bir çözüm sathına girmişti. Bu alandaki çok önemli kamuoyu desteği varlığını sürdürüyor.
İkincisi, 2013 için ekonominin gidişiyle ilgili yapılan tüm kötümser tahminlere rağmen büyümenin öngörülenin üstünde gerçekleşmesi, istihdam piyasasında korkulan daralmanın gerçekleşmemesi Başbakan'ın ve hükümetin elini güçlendiren önemli hususlardan biri oldu.
Üçüncü husus, AB ile ilişkilerin yeniden hayatiyet kazanması, AB ülkelerinin Güney Kıbrıs üzerinde büyük baskı yapmaları ve müzakerelerin önünü açmak için 2006'dan bu yana ilk kez ciddi bir gayret içine girmeleriydi.
AB müzakerelerinin hız kazanması, uyum çalışmalarının güçlenmesi ve derinleşmesi, iç siyasette olduğu gibi dış siyasette de bir dizi tıkanıklığı aşabilecek bir dinamik yaratma potansiyeline sahip.
Hükümetin genel performansının yanı sıra, bu üç alan ayrı bir önem taşıyordu. Bir anda, bu üç alandaki gelişmeleri tehlikeye atabilecek inanılmaz bir siyasi kavganın içine düştük. Son gelişmeler ışığında artık kimse, yolsuzluk soruşturmasına konu olan adımların bir siyasi operasyon olmadığını savunmuyor.
Kovuşturmanın selametle yapılabilmesi önem taşıyor. Hükümet başta olmak üzere herkes, yolsuzluğun üzerine giderek, yaşadığımız bu büyük siyasi operasyon yüzünden hiçbir kişi veya kurumun zan altında kalmamasını arzuluyor.
Bu aşamada, AB cephesinde temkinli bir sessizlik benimsendi. Ancak Türkiye'ye, bir adli kolluk sistemi oluşturması da İlerleme raporlarında tavsiye olarak daha önce zikredilmişti.
İç siyasette bunun AB müktesebatı olduğu ve zorunlu olarak uygulanması gerektiği gündem maddesi haline getiriliyor. Oysa AB müktesebatı, ceza hukuku konusunda bir "standartlaşma" öngörmüyor. Her AB ülkesinde, adalet mekanizması ülkelerin geleneklerine göre değişiyor. Temel insan hak ve özgürlükleri güvence altında olduğu sürece bir yeknesaklık hedeflenmiyor.
Yargı bağımsızlığı, özellikle de siyasi alanda, Türkiye'nin her dönem kanayan yarası oldu. En fazla da AK Parti hükümeti döneminde, yargının bağımsızlığını güvenceye alacak reformlar gerçekleştirildi. Olağanüstü mahkemelerin önü kesildi.
Temel sorunumuz, son tutuklama operasyonunun da gösterdiği gibi, siyasi anlamda yapamadığımız mücadeleyi başka alanlara taşımak geleneği olarak ortaya çıkıyor.
Geçmişte Silahlı Kuvvetler, bürokrasi, hatta yargı, siyasi enstrümanlar olarak fütursuzca demokrasinin önünü kesmek için kullanıldı.
Demokratik rejimimiz bundan büyük yaralar aldı. Şimdi gene aynı sistem devreye sokulmaya çalışılıyor.
Burada sorun, Türkiye için demokratik bir yapılanmayı benimsemek ya da reddetmek sorunudur. Siyasi partilerin, kanaat önderlerinin, medya temsilcilerinin vermesi gereken ciddi karar budur: Demokratik bir platformda rekabet mi edeceğiz, yoksa eskiden olduğu gibi her kurumun siyasete alet edildiği bir batakta itişmeye devam mı edeceğiz?
Yeri cennet olası hocam Tahir Alangu, altmışlı yıllarda "Nurcular'ın örgütlenme sistemine bayılıyorum," derdi, "hem gizli hem açık... Ne yaptıkları hem belli hem belli değil...
Komünistler şunlar kadar akıllı olamadılar!"
Her ikisinin de yasaklı olduğu günlerdi...
O zamandan bu zamana komünistler nal topladılar, Nurcular da geliştiler ve güçlendiler.
Şimdi biri yüzde 0.5 oy oranına ulaşıp ben de varım diyebilmek için çabalıyor, öteki hükümet devirmeye kalkıyor.
Katolik dünyasında da Cizvit örgütü epey geriledi. Kilisenin muazzam gücüyle ayakta duruyor ama eski havası yok. Son kalesi Franco İspanyası'ydı, demokrasiye geçince orada da sustu. "Düşük profil" gösteriyor.
Cizvit tarikatı, protestanlığa karşı bir tepki olarak kurulmuştur ama boynuz kulağı çok çok aşmış, cizvitler bütün katolik dünyasını ele geçirmeye kalkmışlardır. Özellikle de "genç beyinlerin küçük yaştan kazanılması" yani "ağacı yaşken eğmek" üzerine çalışmıştır.
Laik eğitimin ancak feylesofların hayallerini süsleyen bir ideal olduğu yüzyıllarda, katolik ülkeler (Fransa, İspanya, İtalya, Avusturya, Polonya), eğitim sistemlerini cizvitlere kurdurdular, gençliği onlara teslim ettiler. "Papaz mektebi" dedikleri şey yani!
Bizde de vardır, hiç de makbul sayılmazlar, çünkü çocuklara "birbirini gammazlama, örneğin sınavda kopya çekeni ihbar etme" eğitimi verilir, bu ahlak aşılanır.
Bizde kabahat işleyen arkadaşını ihbar en utanılacak şerefsizliktir.
Onlarda tam tersine, dini bir vecibe!
Cizvit ahlakı, bir "takiyye" ahlakıdır.
Hasan Cemal ağabeyimizin Türk kamuoyuna öğrettiği bu kavramın Batı dillerindeki karşılığı "equivocation"...
Bir cizvit, gerektiği yerde, sıkıştığı anda hemen ekivokasyona, yani takiyyeye başvurur.
Çünkü cizvit ahlakına göre, Hazret-i İsa'nın şanına şerefine hizmete yarayacak her türlü suç mubahtır!
Eğer dine faydası dokunacaksa, eğer kiliseye herhangi bir çıkar sağlayacaksa yalan da söylenebilir, hırsızlık da yapılabilir, cinayet bile işlenebilir!
Yani bir protestanı ya da bir Müslüman'ı yatırıp kıtır kıtır kesebilirsiniz...
Elbette günümüzün cizvitleri "bu kadar" değiller.
Bu melaneti on altıncı yüzyılda gönül rahatlığıyla ve ibadet niyetine yaparlardı. İspanya İç Savaşı'nda da bellerine tabancayı vurup, ellerine tüfeği alıp çok cumhuriyetçi öldürdüler...
Piskoposlar faşist toplarını ve uçaklarını takdis etmekle yetiniyorlar ama bunlar asker gibi fiilen savaşıyorlardı.
Fakat cizvit generalinin (tarikat liderine "superior general" derler), "İsa ocağınızı söndürsün", "Meryem içinizi çıkarsın", "Ermiş Pavlos poponuza ateş yağdırsın" falan diye ilendiği hiç duyulmadı.
Bilmiyorum katoliklerde de "mülaane" ya da "mübahele" gibi atraksiyonlar var mı?
HAŞMET BABAOĞLU: ANLAYIN ARTIK, BU HALK SİZİ SEVMİYOR!
İstediğiniz kadar tepinin, dövünün, dövüşün... İstediğiniz kadar ağlaşın, zırlayın...
Çeşit çeşit iltifatlar ve ittifaklardan medet umup istediğinizle anlaşıp uzlaşın...
Ne yaparsanız, yapın...
Mesele oy oranlarıysa eğer, üç puan aşağı beş puan yukarı...
Bunlar olabilir! Ama şunu kabul edin artık...
Bu halk sizi sevmedi hiç, sevmiyor! Böyle kalmakta ısrar ederseniz de aranız hiç düzelmeyecek!
İsterseniz, demokrasi havarisi rolü oynayın...
İsterseniz, Kemalist ulusalcı kesilin ya da bu toprakların en has milliyetçisi havasına girin... İsterseniz, dinden dem vurun...
İsterseniz, hayatın zevklerinden...
Bu halk size inanmadı hiç! İnanmıyor! O yüzden sandık vakti gelince duvara tosluyorsunuz.
O yüzden ikide bir denize düşüyor, her tuttuğunuz yılana sarılıyorsunuz.
Anlayın artık bunu! Anlayın da "Nerede hata yaptım ben, nerede koptum?" diye bir düşünün!
Aldandığınız nokta şu...
Halkın geniş kesiminin onlarca yıllık suskunluğunu, onun "yokluğu" sandınız.
Halkın belli bir kısmının haklı korkularından Stockholm Sendromu yarattınız.
Tornadan çıkmış fakat kendisini pek sıra dışı sanan aydınların yazıp çizdiklerini "yüksek kültür" sanacak kadar ruhsuzlaştınız.
Elinizde kala kala, "hayat tarzı" denen şey kaldı.
Şimdi şaşırıyorsunuz...
Neden hep halkçı olduk da, halk olamadık diye...
Mesele "halkçılık" değil oysa, popülizm de değil, bütün renkleri ve çeşitliliğiyle "halk olmak"tı!
Aranızdayım, tanığınızım...
Ve görüyorum...
Kıvranarak birbirinize yakınıyorsunuz: Neden top tüfek, tank desteği olmayınca; yabancı parmaklar işe karışmayınca, komplolar kurmayınca başaramıyoruz?
***
Merak ettiğiniz cevabı bulmak için küçük bir ev ödevi vereyim mi size?
Isınma turu gibi, konuya ısınma soruları...
Mesela...
Bu halk talim terbiyenin onca karşıt propagandasına rağmen Abdülhamit'i terk etmemiş ama zamanında da ona en sert muhalefeti yapmış Mehmet Akif'i de bağrına basmış...
Fakat okulda durmadan kafasına çakılan Tevfik Fikret'e neden en ufak bir yakınlık duymamıştır?
Neden "inkilap"larının çoğuna içten içe itiraz etmesine karşın Gazi Mustafa Kemal'i bağrına basmış da, İsmet Paşa'ya hiç ısınamamıştır?
Neden bu halk uçarı gönüllü Adnan Menderes'i hep sahiplenmiştir de, Celal Bayar'a asla "demokrat" gözüyle bakmamıştır?
Bir sorun bunları...
Kim bilir, belki bu sayede hem kendinizi; yani durmadan zenciler yaratan "beyaz"lığınızı anlarsınız, hem de memleketi!
ŞEREF OĞUZ: AŞAĞILIK KOMPLEKSİ
Sosyal medyada en fazla paylaşılan şakalar arasındaki "yurdum insanı" yaftasıyla dolaştırılan şakalar(!) daima dikkatimi çekmiştir. İçinde yaşadığı toplumu aşağılayarak kendini "ayrıştırdığını" sananlar, bir süre sonra paylaştıklarına inanıyor ve iyiye, güzele, doğruya dair şeylerin bizden çıkamayacağına iman ediyor. İnovasyon Haftası'nda 36 bin gencin coşkusunu paylaştığımda, çoğu hoca, profesör "bizden bir halt olmaz" tepkisi vermişti.
2023 hedefleriyle sistematik alay edenler de dâhil, böylesi prof'ları görünce "bu kadar cehalet ancak tahsille olur" diyorum. Çünkü kendi kabiliyetini küçümsemenin altında, kendi insanının başarısından bihaber olma gerçeği yatıyor.
Hadi bunlar bilmiyordu, söyledik uyandırdık. Peki ya "yurdum insanı" diye alay edenleri ne yapmalı?
Bir fıkra ile izah edeyim: Adamın biri ruh doktoruna gitmiş: "Efendim bende aşağılık kompleksi var, ne yapmalıyım?" Doktor, uzun uzun adamın yüzüne bakmış ve cevaplamış: "Evladım sende aşağılık kompleksi filan yok, sen düpedüz aşağılık birisin."
Yurdum insanı diye ülkeni beğenmezsin, toplumunu aşağılayanlardan yana olursun. "Cari açık bizi batırıyor" dersin; dumanlı havayı seven kurtlara zemin hazırlarsın.
Bizden küresel marka olmaz dersin, Halkbank'ının itibarıyla oynar, hisselerini ucuzlatırsın. "Nerede kaldı bu kriz?" diye Batı'dan medet umarsın, sana iş ve aş sağlayan ülkeni küçümsersin. Her ağacın kurdu kendinden olur...
Nitekim okyanus ötesinden gelen "lanet", bu aşağılık kompleksinde hayat bulur, yıkıcı hükmünü icra eder. Şaman rahiplerinin lanet ritüelini sana yaptırırlar, ekonomini yıkmak için bizzat "koç başı" sen olursun.
Kapı kapı dolaşıp "kriz ekibini topluyoruz" diye dolaşanlara kızıyoruz ama "yurdum insanı" diye bizi aşağılayan bu aşağılık kompleksi mustariplerini teşhis edemiyoruz. Henüz...
HASAN CELAL GÜZEL: HANGİSİ YOLSUZLUK? HANGİSİ KOMPLO?
Ben siyasette 'alan' değil, 'veren' bir gelenekten geliyorum.
Rahmetli babam bütün varını, yoğunu mahallî yöneticisi olduğu DP'ye harcamıştı. Rahmetli dayım Ali İhsan Göğüş, CHP yöneticiliği ve bakanlıklar yapmıştı; vefatında gazetecilik döneminde girdiği iki kooperatif evinden başka kendisine ait mülkü yoktu. Ben de dedemden ve babamdan kalan iki eski evin miras paylarını, kurduğum YDP için harcamıştım. YDP Genel Merkezi'nin kapısına, 'Bu kapıdan hırsızlar giremez' yazdırmıştım.
Bütün hayatım ve özellikle siyaset yıllarım boyunca hep 'Dürüstlük ve Fazilet Mücadelesi' sloganını kullandım ve yolsuzlukla, hırsızlıkla mücadele ettim. 'Beytülmal'e el sürmedim ve el sürdürmedim.
Bütün bu girizgâhı yapmamın sebebi, 'yolsuzluk' olaylarına ne kadar tiksinerek baktığımı anlatmak içindir.
Milletçe yolsuzluklara karşıyız ve bunlara mâni olmak için gereken siyasî, adlî ve idarî tedbirleri almaktan yanayız.
Gerçekten, siyasî bakımdan kaybının olacağını ve yıpranacağını bilmesine rağmen, yolsuzluklarla mücadele etmeye kararlı bir devlet adamı kadar hürmete lâyık kimse yoktur. Bunun gibi, güvenlik, asayiş ve istihbarattan sorumlu olan ve bu sorumluluğunun gerektirdiği görevini hiç korkup çekinmeden yapan devlet memuru başımızın üstündedir. Yargı, özellikle yolsuzlukla mücadele konularında demokratik kuvvetler ayrılığının icabını yerine getirmeli ve hiçbir şahsî endişeye kapılmadan vazifesini ifa edebilmelidir. Savcılara ve Mahkemelere müdahale edilmemesi için yargı bağımsızlığı kesinlikle sağlanmalıdır.
Bu açıdan bakılınca 17 Aralık Operasyonlarına hak verilmesi düşünülebilir.
Bu takdirde ise, operasyonu yapan ve yolsuzlukları ortaya çıkaran emniyet görevlileri ve savcılar muaheze edilecek yerde teşvik edilecekler; bırakınız görevden almayı terfi ettirileceklerdir. Bu durumda da kendilerine ve yakınlarına suç isnat edilen bakanlar istifa ettirilecek ya da görevlerinden alınacaklardır.
Eğer 17 Aralık Operasyonları şu özellikleri taşımasaydı, onlara 'komplo' demez ve gerçekten yolsuzluk operasyonları olduğunu kabul ederdik: 1. 17 Aralık Operasyonları, birçok çelişkiyi ve tutarsızlığı ihtiva etmektedir.
İddia edilen yolsuzluk operasyonlarının arasında kanıtlanmış hiçbir ilişki yoktur. Bir yanda banka muameleleri, diğer yanda rüşvet iddiaları, arazi tahsisleri ve kara paraya kadar uzanan bu iddiaların hiçbiri -bazı teatral söylentiler dışında- henüz ispatlanmış değildir.
Bilâkis, sözkonusu dosyaların kurgu olduğuna dair birçok emare bulunmaktadır. 2. 17 Aralık Operasyonları'nda zaman ayarlaması, olayın başlıbaşına bir 'komplo' olduğunu ortaya koymaktadır. Bir yıldan fazla zamandır takip edildiği iddia edilen bu yolsuzluk iddialarının, tam da Mahallî Seçimlere üç, Cumhurbaşkanı Seçimlerine sekiz, Genel Seçimlere -tarih öne alınmazsa- onyedi ay kala patlatılmasının tesadüf olduğunu bana inandıramazsınız. 3. Üstelik bu zamanlama, 28 Mayıs 2013 'Gezi Komplosu' gibi dış kaynaklı bir komplo ile Hükûmet'in düşürülmesi teşebbüsünden sonra yer almış ikinci komplo denemesidir. 4. Nihayet, yabancı kaynakların dahi 'Avrupa'nın en hızlı büyüyen bankası' olarak vasıflandırdığı ve Türk ekonomisine 150 milyar dolar civarında imkân sağlayan Halk Bankası'na darbe vurulması da bu komplo sayesinde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.
Ben, ömrüm oldukça yolsuzluklarla mücadele etmeye devam edeceğim.
Lâkin söyler misiniz? Hangisi yolsuzluk, hangisi komplodur?..
EMRE AKÖZ: GAMLI BAYKUŞ
Dünkü yazının sonundaki, "Gamlı Baykuş gibi konuştuysam affola" esprisi pek anlaşılmamış.
Anlatmaya çalışayım...
Öncelikle temel bir varsayım yapıyorum.
Diyorum ki "Başbakan Erdoğan'a karşı bir saldırı var." Tabii Erdoğan'ı sadece bir 'kişi' olarak görmeyin; onunla birlikte Hükümet ve AK Parti de hedefte...
Amaç, Erdoğan'ın Türkiye'yi yönetmesini engellemek... Peki, bu nasıl mümkün olabilir?
Yüzde 50 oy olan bir siyasi liderin ayağı nasıl kaydırılabilir?
Yolsuzluk operasyonu, AK Parti'nin o kadar da 'ak' olmadığını, çürük elmalarla dolu olduğunu göstermeyi amaçlıyordu.
Dünkü yazıda önce bu durumun genel seçimlerde ciddi bir oy kaymasına yol açmayacağını anlatmaya çalıştım.
Kemikleşmiş seçmen suçlamalara inanmadığı, yüzergezer seçmen de alternatif olmadığı için AK Parti'ye oy vermeyi sürdürecekti. "Saldıranlar bu durumda ne yapabilir" diye sordum... Cevap: Öncelikle Erdoğan'ın da yenilebileceğini göstermeye çalışacaklar.
Yerel seçimin, genel seçimden önce olması, saldıranlar için bulunmaz fırsattı.
Çünkü sansasyonel bir başarıyı yakalayabilirlerdi.
Nasıl mı? Elbette İstanbul'u alarak...
Niye İstanbul? Basit bir örnekle anlatmaya çalışayım:
CHP'lisiniz... Soruyorlar: "Sadece tek bir kentin büyükşehir belediyesini kazanacaksınız...
Hangisini istersiniz?" Ne cevap verirsiniz? Tabii ki İstanbul...
Çünkü nüfusu, ekonomisi, gelişmişlik seviyesi ve kültürel yaşamıyla İstanbul, Türkiye'nin lokomotifi... İstanbul'u kazanmak, geleceği kazanmaktır.
CHP bile şaşırır "
Ne var yani, CHP çok çalışarak, İstanbul'u alamaz mı" diyeceksiniz. Olabilir elbette. Ancak dikkatinizi çekerim: Meseleye CHP açısından değil, Erdoğan'a saldıran "dış güç" açısından bakıyorum. "Dış güç derken, Cemaati mi kastediyorsun" diyeceksiniz. Hayır! Onu değil...
Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ'ın geçen gün stratejik ve çok kuvvetli bir beyin diye tasvir ettiği merkezi kastediyorum. (22 Aralık tarihli yazıma bakabilirsiniz.) Ve diyorum ki: Eğer bu analiz doğruysa...
Başbakan Erdoğan'ı istemeyen gücün hedefinde İstanbul olacaktır. İstanbul'a dikkat kesilin. Çünkü bu önemli kente ilişkin bir hamlenin gelmesi, stratejik olarak gayet mantıklı... Tekrar soracaksınız: "Gamlı Baykuşluk bunun neresinde?"
Şurasında: AK Parti'nin İstanbul'u kaybetmesi için yapılacak hamlenin, illa da İstanbul Belediyesi'ni hedef alması gerekmez... "Dış güç" öyle bir numara çeker ki...
Bir bakmışsınız, İstanbul'daki yüzergezer oylar, AK Parti'den kopmaya başlamış.
Lütfen benden örnek vermemi istemeyin.
Hayal gücünüzü çalıştırın. Ne bileyim, mesela gurur duyulan bazı eserlerin patlayıp çatladığını düşünün. Gamlı Baykuşluk dediğim işte bu...
CHP'nin de şaşıracağı, hatta hoşlanmayacağı ama kabullenmek zorunda kalacağı bir hamleden söz ediyorum. Bülent Ecevit'i hatırlayın: Başbakan olmasına rağmen "Öcalan'ı bize niye teslim ettiler; anlayamadım" demişti.
SEVİLAY YÜKSELİR: GÜLEN CEMAATİ SARIGÜL'E BÖYLE BİR SÖZ VERDİ Mİ?
Bu yazıyı okuyanlara eğer okumamışlarsa dünkü yazımı okumalarını salık veririm.
Çünkü bu yazı orada aktardıklarımın devamı niteliğindedir.
O yazının çıktığı gün aradı Mustafa Sarıgül. Yani 31 Ağustos 2012'de.
Ve yazdıklarımı ancak yüz yüze gelmemiz halinde yanıtlayabileceğini söyledi. Ertesi gün buluşmak üzere randevulaştık. Buluşmaya aralarında cemiyet hayatının yakından tanıyıp sevdiği Monik İpekel dahil 4 başkan yardımcısı ile gelmişti. Önce uzun uzun yaptığı çalışmaları anlattı.
Hiç lafa karışmadan dinledim. Ben konuyu dün sizin dikkatinize sunduğum yazıya getirdim. Ve konu ettiğim kulislerin doğru olup olmadığını sordum. O da aynen şöyle bir ifade kullandı: "Sana her şeyi anlatabilirim ama bunların off the record kalması şartını isterim!" Sanırım bir gazeteciye teklif edilen en zor şartlardan biridir bu. haber kaynağının gerçekleri konuşacağını ama el mahkûm kabul ettim Sarıgül'ün bu şartını. Önceki gün itibarıyla resmen CHP'nin İBB adayı olduğu için Sarıgül'ün o gün koymuş olduğu "off the record" şartının artık anlamsızlaştığını gördüğümden anlattıklarının bir kısmını aktarmak istiyorum.
Özetle şuydu söyledikleri: "Taban beni Şişli'de değil, daha ileride görmek istiyor artık. Beni sevenler Başbakanlık yolunda adım atmamı istiyor. Bunun da anahtarı İstanbul'u almaktır. Allah'ın izniyle önce İstanbul'u, sonra CHP genel başkanlığını, ondan sonra da Türkiye'yi alacağız!"
Tabii yaklaşık 5 dakika süren ve sizlere özetle sonucunu aktardığım bu konuşması üzerine konuyu bu defa yazımın sonuna düştüğüm nota yani İBB adayı olması halinde onu destekleyecek lobide kimlerin yer aldığı mevzusuna getirdim. Ve "Alevilerin, Ermenilerin, Musevilerin, TÜSİAD güdümlü bazı medya patronlarının değil ama Gülen Cemaati'nin de sizi destekleyeceği yönündeki iddialar tuhaf geldi bana. Gerçekten doğru mu bu kulisler?" dedim. Bu sorum üzerine birkaç saniye düşündü Sarıgül. Sonra bir kez daha off the record şartını anımsatıp aynen şunları söyledi: "Evet doğru! Hocaefendi ile bu konuda bir iki kere istişare yaptık. Sağ olsunlar kendileri oğlu gibi severler beni ve aday olmam noktasında sonuna kadar destek olacaklarının da sözünü verdiler." İnanamadım tabii kulaklarıma. Çünkü mesele Gülen Cemaati tarafından Sarıgül'ün desteklenmesi değil, dolaylı da olsa cemaatin CHP'ye de destek verecek olmasıydı. Tabii bu halimi görünce ve "Yanılıyorsun Başkan. Cemaat tabanı asla CHP'ye oy atmaz!" deyince ne kadar doğru olduğunu anlatmak için iyice konuyu deşmeye başladı. Gülen Cemaati'yle her zaman çok iyi ilişkilere sahip olduğunu, hatta bir iki isim verip cemaatin ileri gelenleri ile zaman zaman buluşup değerlendirmeler yaptığını ve aday olması halinde de cemaat medyasının da kesinlikle arkasında olacağını, tabana da CHP'ye değil, Sarıgül'e oy verileceğinin aşılamasının yapılacağını söyledi.
20 senedir tanıdığım için ve Sarıgül'ün bir güzelliği anlatırken üzerine sos dökmeye bayılan bir kişilik olduğunu bildiğim için, abarttığını düşündüğümden pek inanılası gelmemişti o gün söyledikleri ama zaman içinde yanıldığımı anladım. Gerçekten de soslamamış.
Aynen dediği gibi oldu her şey. Evet. Kabul etmeyip bunu zımni şekilde yapmaya çalışsa da Gülen Cemaati, Sarıgül'ün en büyük destekçisi şu anda.
Şimdi gelelim asıl bombaya... Son duyduklarıma.
Ben seçim sathına girildiği bir dönemde yolsuzluk türünden konuların gündeme getirilmesini pek ahlaki bulmadığımdan mümkün olduğunca uzak durdum bu meseleden.
Hatta yaklaşık 1 ay önce a haber'deki "% 100 Siyaset" programımda Sarıgül'le ilgili yolsuzluk iddiaları konusu açıldığında da etik olmadığını söyleyip konuyu kapattım.
Şimdi dile getirmemin nedeni son günlerin ortalıkta dolaşan bomba kulisinden.
Doğru mudur bilmem. Bunu tabii söylemedi 2012'deki o buluşmamızda ama iddia şu ki; hakkındaki yolsuzluk dosyalarının gündeme getirileceğinden çekindiği için İstanbul'a aday olmak istemeyen Sarıgül'ü aday olmaya ikna eden ve "Hiç korkma Sarıgül! Çünkü eğer senin onlarda dosyan varsa, onların da bizde epey dosyası var! Onlar seni o dosyalarla yıpratamadan biz zaten gerekeni yapacağız merak etme!" diyen Gülen Cemaati. Siz bu yazıyı muhakeme ededurun, ben Türkiye'nin siyasetinin nasıl ve kimler tarafından dizayn edildiğini anlatmaya yarın devam edeceğim.
RASİM OZAN KÜTAHYALI: MUSTAFA SARIGÜL-ZEKERİYA ÖZ DOSTLUĞU VE ERGENEKON
Mustafa Sarıgül'ün CHP'nin İstanbul adayı olduğu resmen ilan edildi. Hayırlı olsun. Şahsen iyi tanıdığım Sarıgül'e başarılar diliyorum. Kendisi İstanbul seçimini kazanamayacağını iyi bilen akıllı bir siyasetçidir. Nihai hedefi CHP Genel Başkanlığı olduğu için de kaybetmeyi önemsemez.
Sarıgül'ün temel meselesi yüzde yüzde 38'in altına düşmemek. Kendisi Gülen cemaatinin de desteğiyle yüzde 38'in üstüne çıkacak, CHP de genel Türkiye oyunda yüzde 26'nın altında kalacak ve bu tablodan hareketle de Sarıgül CHP Genel Başkanlığı'na yürüyecek. Sarıgül'ün ve onu destekleyen Rahmi Koç ve Hüsamettin Özkan gibi aktörlerin planı bu. Sarıgül bütün bu planı da saklamıyor. Hatta bu propagandanın yapılmasını istiyor. Her şey açık oynanıyor.
Sarıgül artık tuhaf bedduaların uçuştuğu bir ortamda Gülen cemaatine tam angaje olmak ve cemaatin tüm imkânlarını kendine seferber etmek istiyor. Daha öncesinde de Sarıgül, Gülen cemaatinin devletin içindeki ve dışındaki tüm aktörleriyle arası çok iyi bir adamdı.
Pennsylvania ziyaretlerini ballandıra ballandıra anlatırdı.
Sarıgül karşıtı CHP'li Kemalist siyasetçilerin kendisiyle ilgili "Fethullahçı ve ABD'nin adamı" gibi laflarından çok hoşlanırdı. Sadece kendisinin değil büyük ustası Hüsamettin Özkan'ın da Gülen'e bağlılığını anlatırdı. Sarıgül kendini güçlü gösteren her ama her söylentinin yayılmasından memnun olan bir siyasetçidir.
Güçlü olarak gördüğü odakların Sarıgül'ün yanında görünmesi hoşuna gider.
Mesela son yediğimiz yemekten sonra Sarıgül bugünlerin "yolsuzlukla mücadele savcısı" Zekeriya Öz'e ziyarete gidecekti. Bizim Nişantaşı yemeğinden Çağlayan adliyesine geçti.
Öz'ün çok yakın dostu olduğunu söyledi. Herhalde o gün Öz'le beraber "yolsuzlukların rüşvetin ve hırsızlığın ne kadar kötü bir şey olduğundan, belediyelerdeki imar yolsuzluklarından ruhsat karşılığı alınan rüşvetlerden" bahsedip vaaahhh vaaahh ettiler.
Fakat tuhaf bir durum vardı. Bundan 4 sene önce de Öz ile Sarıgül'ün yolları kesişmişti. O zaman da dost muydular bilmiyorum ama Öz yazdığı iddianamede Sarıgül'ü açıkça Ergenekon'dan talimat almakla suçlamıştı. Evet yanlış okumadınız. Öz, Sarıgül'ü Ergenekon terör örgütü yöneticisi Mehmet Haberal'dan talimat almakla itham etmişti.
Haberal ile ilgili nihai kanıt değerlendirmesinin yapıldığı bölümde ağırlık taşıyan kanıt, Sarıgül'ün 30 Kasım 2008'de Şişli Belediye Başkanı Sarıgül'le yaptığı bir konuşmaydı.
Bu konuşma Sarıgül'ün 29 Mart 2009 yerel seçimi için kampanya yürüttüğü bir dönemde gerçekleşiyordu.
Konuşmada Sarıgül, Haberal'a şöyle diyordu: "Hocam, yerel seçim gecesine kadar izin verin, seçim gecesinden sonra burayı iki yüz atmış iki bin seçmenim var, yüzde yetmiş oyla kazanacam, ondan sonra yanınıza gelip, diyecem ki, hocam, bakanım kurban olayım, ben Türkiye'nin belki başbakanı olacam, ama benim başbakanım sizler olacaksınız, yol haritamı size aktaracam izin verirseniz, başka bişey olacak." Haberal, bu konuşmada Sarıgül'e bazı tavsiyelerde bulunuyordu. Örneğin "ana muhalefet (CHP) ile fazla uğraşmamasını" istiyor ve şöyle diyor "Sağ ol, bak Mustafa sen lazımsın kardeşim.
Anlatabiliyor muyum? Ya ülke önemli, ülkeye sen lazımsın tamam mı? Gereksiz sıkıntıya girmeyelim."
Sarıgül ise şöyle cevap verir: "Tamam, ben mesajımı aldım hocam. Yerel seçim gecesine kadar ağzımı bu konuda kapıyorum."
Haberal'ın cevabı ise şöyle: "Aynen, çünkü bir an önce, bugün düştüğü bu sıkıntıdan bu ülkeyi kurtarmak hepimizin görevidir. Tamam mı?"
Şimdi iddianamede Sarıgül'ün bugünlerdeki kankası Öz'ün bu telefon konuşmasını nasıl değerlendirdiğini görelim: "Şüpheli Mehmet Haberal'ı herhangi bir siyasi parti içinde yer almadığı halde, siyasileri ve siyasi partileri yönlendirdiği, birbirine rakip iki siyasi şahıs arasındaki ihtilafı parti üyesi ve yöneticisi olmamasına rağmen, bir talimatıyla sonlandırdığı, görüşmeyi yapan kişinin 'Ben milletin başbakanı olacağım ama benim başbakanım sizsiniz' demesinin anlamlı olduğu ve şüphelinin örgütsel kimliği ve konumu hakkında fikir verdiği..."
Yani kısacası Öz, Sarıgül'ün Haberal'a "Başbakanım sizsiniz" demesinin Haberal'ın Ergenekon yöneticiliği kimliğini kanıtladığını iddia ediyor.
Türkiye'de her şey tepetaklak değişiyor. O dönem kudretli gördüğü Haberal'a "Ben milletin Başbakanı olacağım ama benim Başbakanım siz olacaksınız diyen Sarıgül, acaba şimdi de kudretli gördüğü Zekeriya Öz'e ya da Öz'ün bağlı olduğu Gülen cemaatinin en tepelerine aynı şeyi mi söylüyor? Kim bilir...
Bu hikâye burada bitmiyor.
Yarın devam.
HASAN BÜLENT KAHRAMAN: BOĞANIN BOYNUZLARI
"Soğuk ve karanlık gece yarılarından sonra" dedi, o eski ve şık lokantanın sahibi, "Ankara sokaklarında Rus casusları cirit atardı, o zamanlar." 1960'ların ikinci yarısı o zamanlar dediği, Süleyman Demirel 1965'te iktidara gelmiş, adı "Morrison Süleyman" denecek kadar solcular tarafından "Amerikancı"ya çıkarılmış, ama o bildiğini yapmaya başlamıştı.
Bildiği de biraz şaşırtıcı şeylerdi.
Mesela, Sinop'tan kalkan ve SSCB'yi tarassut eden ABD casus uçaklarının uçuşunu yasaklamıştı.
Mesela, üç büyük ve stratejik önemi olan tesisi ABD'lilere değil Ruslara inşa ettiriyordu. Mesela, ABD'nin "haşhaşı yasakla" lafını dinlemiyor, Afyon köylüsünün gelir kaynağını kesmiyordu. Mesela, sol öğrenci olaylarının üstüne gitmiyor, "yollar yürümekle aşınmaz" diyordu. Mesela, tarım toplumu olarak bir yere varmak imkânsızdır düşüncesiyle, sanayileşmeyi ve "sistemden bağımsızlaşmayı" savunuyordu.
Rus casusları da şehrin altını üstüne getiriyordu.
Sonunda "bütün bu yaptıklarımdan dolayı ABD beni devirdi, 12 Mart'ta" dedi, Demirel. Yalan değil, 12 Mart'ın ara kabineleri gelip, solun üstünden silindir gibi geçmiş, haşhaş ekimini yasaklamış, kalkınma planlarını tamamen ters istikamete sokmuştu. Ayrıca bu ne biçim işti, Amerikancı Demirel'le solcular aynı darbeye maruz kalmıştı?..
Bu kıssanın iki hissesi var.
Birincisi, daha önce de yazdım, Türkiye'de sol bu konuları okuyamaz, adeta teolojik bir tek kutupluluk/ odaklılık içinde her şeyi ABD'nin yaptığına inanır, ayrıntıları ve diğer dinamikleri gözden kaçırır. İkincisi, eğer sistemin dışına çıkmaya çalışıyorsanız, bilmelisiniz ki, o mekanizma üstünüze kilitlenmeye çalışılacaktır.
Son zamanlardaki olaylar ve tartışmalar bize bu filmi yeniden anımsatmıyor mu? AK Parti'yi önce ABD'nin getirdiği söylendi. (Nasıl "getirmediğini" daha önce başkaları da yazdı, ben de yazdım...) Fakat aynı kesimler ABD'nin "getirdiği" AK Parti'yi şimdi "götürdüğünü" söylüyor.
Galiba burada durup biraz etrafa bakmak gerekiyor.
Eğer bütün mesele böyle ABD tarafından kumanda ve manipüle ediliyorsa ortada çok vahim bir durum var demektir. Buna da herhalde sevinmek değil üzülmek gerekir. Kaldı ki, eğer buysa durum, ABD herhalde sadece ve sadece Türkiye'nin çıkarlarını düşünerek bir politika yaptığı için "götürmüyor"
AK Parti'yi. Muhtemelen kendi çıkarlarına ters düştüğü için iktidar bu girişimde bulunuyor. O zaman kimden yana olmak gerek?
Yaşananlarla hiçbir ilgisinin olmadığını söylüyorsa da ABD, ama şöyle ama böyle, uluslararası politikanın çıkar kavramı nedeniyle, hareketlerin içindedir.
Dünyanın temel koşulu bu. Bir ülke çıkarına ters düşüyorsa diğeri ona müdahale eder. Bu kontrolsüzlük söz konusu ülkenin çıkarlarını ençoklaştırması yönündeyse müdahale haydi haydi gelir.
Uluslararası siyaset bu nedenle gergin telde sürdürülen bir mücadeledir.
Kör bir dövüşle varılacak bir yer yoktur.
Gene yaşananlara dönersek, ortada sistemin bam teline basacak hiçbir şey yoktur nasıl denebilir?
Son iki yılın politikası tam tersi bir istikamette aktı. Şanghay Beşlisi'ne dahil olmak istedik. İran'da, Mısır'da, Suriye'de neredeyse bütün dünyanın izlediğinin tersine bir yol tutturduk. Füze başlıklarını Çin'den almaya kalkıştık. İsrail'le zıtlaştık.
En son ABD Büyükelçisi'ni istenmeyen adam ilan edelim sözlerini de kulaklarımız duydu.
Bütün bunlarda haklı olabilir Türkiye. Haklıdır da belli bir konjonktür içinde. Kaldı ki, son iki yıla kadar dünyayla herhangi bir sürtüşmemiz yoktu. Ama şimdi var. Çünkü dış politikanın tıpkı savaş gibi büyük bir esneklikle manevra yapmak, konjonktür denen güncel şartlara uyum sağlamak, kıvrak davranmak olduğunu önemsemiyoruz. Bu bir üslup ve yöntem sorunudur. O kadar ki, haklı olduğu yerde bir insan ya da toplum haksız duruma düşebilir.
Zor bir yol yürüdü Türkiye.
Buna askeri vesayetin kaldırılmasını ekleyin. Bütün bunlar iktidarın sistem tarafından zorlanmasına yol açacak unsurlardı.
Muhtemelen o yoklamalar gerçekleşiyor, gerçekleştiriliyor şimdi.
O nedenle durmak, soluk almak, manevra alanı kazanmak gerek.
Su uyurken bile kimlerin uyumadığı bilinirken boğayı boynuzlarından mı
TULU GÜMÜŞTEKİN: DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE İSTİYOR MUYUZ?
Türkiye'de yolsuzluk soruşturması kisvesinde gerçekleştirilen siyasi operasyonun yankıları sürüyor. Başbakan Erdoğan, en az iki seçimin yapılacağı 2014'ü seçmen desteğini sağlamlaştırmak ve Türkiye'yi ilk on ekonomi arasına yükseltme hedefini sürdürmek için, çeşitli unsurlar arasında en fazla üç gelişmeye önem veriyordu.
Birincisi, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana hep sorun olmuş Kürt meselesiydi. Bu konu ilk kez tarafların katılımıyla bir çözüm sathına girmişti. Bu alandaki çok önemli kamuoyu desteği varlığını sürdürüyor.
İkincisi, 2013 için ekonominin gidişiyle ilgili yapılan tüm kötümser tahminlere rağmen büyümenin öngörülenin üstünde gerçekleşmesi, istihdam piyasasında korkulan daralmanın gerçekleşmemesi Başbakan'ın ve hükümetin elini güçlendiren önemli hususlardan biri oldu.
Üçüncü husus, AB ile ilişkilerin yeniden hayatiyet kazanması, AB ülkelerinin Güney Kıbrıs üzerinde büyük baskı yapmaları ve müzakerelerin önünü açmak için 2006'dan bu yana ilk kez ciddi bir gayret içine girmeleriydi.
AB müzakerelerinin hız kazanması, uyum çalışmalarının güçlenmesi ve derinleşmesi, iç siyasette olduğu gibi dış siyasette de bir dizi tıkanıklığı aşabilecek bir dinamik yaratma potansiyeline sahip.
Hükümetin genel performansının yanı sıra, bu üç alan ayrı bir önem taşıyordu. Bir anda, bu üç alandaki gelişmeleri tehlikeye atabilecek inanılmaz bir siyasi kavganın içine düştük. Son gelişmeler ışığında artık kimse, yolsuzluk soruşturmasına konu olan adımların bir siyasi operasyon olmadığını savunmuyor.
Kovuşturmanın selametle yapılabilmesi önem taşıyor. Hükümet başta olmak üzere herkes, yolsuzluğun üzerine giderek, yaşadığımız bu büyük siyasi operasyon yüzünden hiçbir kişi veya kurumun zan altında kalmamasını arzuluyor.
Bu aşamada, AB cephesinde temkinli bir sessizlik benimsendi. Ancak Türkiye'ye, bir adli kolluk sistemi oluşturması da İlerleme raporlarında tavsiye olarak daha önce zikredilmişti.
İç siyasette bunun AB müktesebatı olduğu ve zorunlu olarak uygulanması gerektiği gündem maddesi haline getiriliyor. Oysa AB müktesebatı, ceza hukuku konusunda bir "standartlaşma" öngörmüyor. Her AB ülkesinde, adalet mekanizması ülkelerin geleneklerine göre değişiyor. Temel insan hak ve özgürlükleri güvence altında olduğu sürece bir yeknesaklık hedeflenmiyor.
Yargı bağımsızlığı, özellikle de siyasi alanda, Türkiye'nin her dönem kanayan yarası oldu. En fazla da AK Parti hükümeti döneminde, yargının bağımsızlığını güvenceye alacak reformlar gerçekleştirildi. Olağanüstü mahkemelerin önü kesildi.
Temel sorunumuz, son tutuklama operasyonunun da gösterdiği gibi, siyasi anlamda yapamadığımız mücadeleyi başka alanlara taşımak geleneği olarak ortaya çıkıyor.
Geçmişte Silahlı Kuvvetler, bürokrasi, hatta yargı, siyasi enstrümanlar olarak fütursuzca demokrasinin önünü kesmek için kullanıldı.
Demokratik rejimimiz bundan büyük yaralar aldı. Şimdi gene aynı sistem devreye sokulmaya çalışılıyor.
Burada sorun, Türkiye için demokratik bir yapılanmayı benimsemek ya da reddetmek sorunudur. Siyasi partilerin, kanaat önderlerinin, medya temsilcilerinin vermesi gereken ciddi karar budur: Demokratik bir platformda rekabet mi edeceğiz, yoksa eskiden olduğu gibi her kurumun siyasete alet edildiği bir batakta itişmeye devam mı edeceğiz?