Mescitlerin Nuru, teravih!
Hz Ali'nin (r.a.) Teravih Namazı Hakkında Hz. Ömer'e (r.a.) Duası: 'Ya Ömer! Sen bizim mescitlerimizi nurlandırdın, Allah Teâlâ 'da Senin kalbini nurlandırsın'
Giriş Tarihi:
Dostlar, Ramazan Ayı'nda camilerimizi doldurup taşıran, kalbimizi yumuşatan, müminleri Cenâb-ı Allah'a yakınlaştıran bir ibadetimiz var; Teravih namazı.
Efendimiz (s.a.v.) Ramazan gecelerinde mescide gelir ve cemaatle o zaman bir adı olmadığı için Ramazan Namazı adı verilen nafile bir namaz kılarmış. Sonraları bu namazı, odasına çekilip tek başına kılmaya başlamış.
Sebebini soranlara, " Bu namazın üzerinize farz olmasından ve sizlerin de buna güç yetirememenizden korkarım, o sebeple mescitte cemaatle kılmak yerine odamda yalnız kılıyorum" buyurmuş.
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayat-ı saadetlerinde farklı rekatlarda kıldığı bu namazı, Efendimiz'in Âlem-i Cemâle göçmesinin ardından Sahabe-i Kiram Efendilerimiz, münferit olarak, yani tek başlarına kılmaya devam etmiş.
Hazreti Ömer (r.a.) Efendimiz, halifeliği zamanında, Ramazan gecelerinde mesciddeki bu durumu müşahade etmiş ve Ashab'ın ileri gelenleri ile bir araya gelerek, bu namazı bir düzene koyma fikrini onlara açmış.
Yapılan istişâre sonucunda Ramazan Namazı'nın, bugünkü şekliyle, imamın arkasında cemaatle, 20 rekat olarak kılınmasına karar verilmiş ve halka ilan edilerek kılınmaya başlamış.
Bu konuyla ilgili olarak Hazreti Ali Efendimiz (r.a.), Hazreti Ömer Efendimiz'e, yukarıda da zikrettiğimiz meşhur övgüyü ve duayı etmiştir.
Kıymetli dostlar, Teravih namazı, cemaatle kılınabileceği gibi mecbur kalınırsa münferit olarak da kılınabilir. Sünnet bir namazdır, yani farz gibi kılma zorunluluğu yoktur. Fakat tüm diğer ibadetler gibi tadını alanları kendine adeta müptela eder.
Teravih namazını kılmak için, Yatsı Namazı'nın farzını kılmış olmak gerekir. Yani bir kimse, camiye girdi, baktı ki cemaat Teravih'e durmuş.
Önce Yatsı'nın farzını kılar ardından cemaatle Teravih namazına durur.
Eksik kalan kısımlarını Vitr Namazı'ndan sonra, kendi başına tamamlayabilir.
NEDEN 20 REKAT KILINIR?
Aslında bu sorunun cevabı aynı zamanda Sahabe Efendilerimizin hem ilimde, hem irfanda ne kadar önde olduklarını da göstermesi sebebiyle çok önemlidir.
Dostlar, bir günde kıldığımız farz namazların toplamı, vacip olan Vitr namazını da eklersek, 20 rekattır. Sünnet namazlarının toplamı da 20 rekattır. Ve bir günde kılınan İşrak, Duha, Evvabin, Teheccüd gibi nafile namazların toplamı da 20 rekattır.
Sahabe-i Kiram Efendilerimiz, Hz.
Ömer Efendimiz (r.a.) zamanında Teravih Namazı için toplandıklarında, Allah'ın (c.c.) farzından, Rasulallah'ın (s.a.v.) sünnetinden ve günlük emir buyurduğu nafilesinden daha uzun olmaması için 20 rekatta karar kılmışlardır.
Teravih namazında 20 rekatta karar kılmalarının sebebi yine Efendimiz'in (s.a.v.) sünnetine dayanmaktadır. O'nda (s.a.v.) görmedikleri bir şeyi dine katmış, icat etmiş değillerdir.
Fakat iş, bugünkü tâbirle kurumsal bir yapı oluşturmaya gelince, Sahabe Efendilerimizin edepleri, ilimleri ve irfanlarıyla bir meseleye nasıl yaklaştıklarını göstermesi açısından bu hadise hepimiz için çok önemlidir.
Cenâb-ı Allah cümlemizi namaza müptela olanlardan etsin. Razı olduğu şekilde farzı, sünneti ayırmadan aşkla, şevkle, zevkle dosdoğru kılanlardan etsin.Ve bu yolda sabit kılsın.
'ASHABIM GÖKTEKİ YILDIZLAR GİBİDİR HANGİSİNE UYARSANIZ KURTULUŞA ERERSİNİZ'
Kıymetli Dostlar, nasıl ki Efendimiz (s.a.v.) ezelden seçilmiş ve insanoğlunun Efendisi olarak gönderilmişse, Efendimiz'in Ashabı için de durum aynen öyledir. Onlar da bizzat Efendimiz'e (s.a.v.) Ashab olmak üzere seçilmiş ve gönderilmiştir.
Bugün birçoğunun hikaye diye okuduğu, dayanılmaz acıları yaşamış, Efendimiz'i ana babalarına tercih etmişlerdir. Efendimiz'in (s.a.v.) Ashabı, canlarıyla, mallarıyla, tarihte bir eşi benzeri olmayan bir teslimiyetle her an Efendimiz'in yanında yer almış kimselerdir.
Herbiri güzel ahlakın bir yönünün zirve yaptığı, bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından övülmüş zâtlardır. Unutmayın, evliyanın en büyüğü onlarla kıyaslanınca, Sahabe Efendilerimizden derecesi en düşük olanın, atının burnuna kaçan toz kıymetindedir.
Kıymetlerini, derecelerini hakkıyla bilemeyiz muhakkak, fakat en azından haklarında konuşurken edebimizi takınmak boynumuzun borcudur. Ömer şöyleydi, Osman böyleydi, Ali şöyleydi gibi asker arkadaşımızdan bahseder gibi lakayıtça adlarını zikretmek, mümin olana yakışmaz vesselam.
ALİ OLMASAYDI ÖMER HELâK OLMUŞTU!
Kıymetli Dostlar, meşhur hâdisedir, Hazreti Ömer Efendimiz'in (r.a.) halifeliği sırasında bir gün bir kadın, doğum esnasında çocuğunun başka bir kadının çocuğuyla değiştirildiğini iddia ederek Hazreti Ömer'e (r.a.) gelir. ' Kadın kucağındaki kızın diğer kadına, onun kucağındaki erkek çocuğunun ise kendisine ait olduğunu' söyler. Bu iddia karşısında diğer kadın başlar feryad figana, iftira atıyor, yalan söylüyor, bu ne cürret diye. Fakat davacı kadın, davasından vazgeçmemekte, ısrarla erkek çocuğun kendisine ait olduğu söylemektedir. Hazreti Ömer Efendimiz (r.a.) kararsız kalmıştır. Hemen Hazreti Ali Efendimiz'i (r.a.) çağırtır. Hazreti Ali (r.a.) gelince; " Yetiş Ya Ali! Bu durumu çözsen çözsen sen çözersin." diyerek meseleyi ona anlatır. Hazreti Ali Efendimiz (r.a.): "Bunun çözümü kolaydır" der. " İki kadın da aynı ölçülerdeki kaplara sütlerini sağacaklar tartacağız, gerçeği anlayacağız" Kadınlar sütlerini kaba sağar, sonra iki kap da teraziye konulur. Davacı kadının kabı daha ağır gelir. Hazreti Ali (r.a.) kucağında erkek çocuğu tutan kadına, " Sen yalan söylüyorsun, bu çocuk sana değil bu davacı kadına aittir, hemen çocuğu ver helallik iste ve Allah'tan af dile" der. Kadın bir iki mırın kırın edecek gibi olur ama, karşısındaki Hazreti Ali Efendimiz'dir (r.a.). Ehl-i Beyti Rasulallah'ı yalancılıkla itham etmeye cüret edemez. Suçunu itiraf eder, kocasının kendisini boşayacağından korktuğu için böyle bir şey yaptığını söyler ve af diler. Hazreti Ömer Efendimiz (r.a.) hem şaşkın hem sevinmiş; " Ya Ali! Allah aşkına söyle, nereden anladın?" diye sorar. Hazreti Ali (r.a.); " Erkek bebek emziren kadının sütü, kız bebek emzireninkinden daha ağırdır. Allah Teâlâ her ikisine farklı rızık taksim etmiştir. Tartılınca gerçek ortaya çıktı" der. Bunun üzerine Hazreti Ömer (r.a.): " Vallahi Ali olmasaydı, Ömer helâk olmuştu" buyurur. Bu sözü Ömer Efendimiz'in (r.a.) farklı hadiselerden sonra tekrar ettiği rivayet edilir. Yani Hazreti Ömer (r.a.), karasız kaldığı birçok konuda Hazreti Ali'nin (r.a.) görüşüne başvurmuş ve ona göre hareket etmiştir, Hazreti Ali'yi (r.a.) daima el üstünde tutmuştur. Efendimiz (s.a.v.)'de; " Ali ilmin kapısı, Ben ilmin şehriyim" diye buyurmuşlardır.
ÖMER (R.A.) CENNET EHLİNİN IŞIĞIDIR
Hz. Ömer Efendimiz (r.a.) zamanında ordu, bir gazadan zaferle ve epeyce çok ganimetle döner. Hz. Ömer (r.a.) malın taksimatını yapar ve dağıtılmasını ister. Bu sırada Efendimiz'in torunları Hz. Hasan (r.a.) ve Hz.
Hüseyin (r.a.) gelir ve ganimetten kendilerine düşen payı ister. Hz.
Ömer (r.a.) onlara biner dirhem gümüş verir. Ardından oğlu Abdullah gelir, ona da beşyüz dirhem gümüş verir. Abdullah (r.a.) ; - Baba, biliyorsun ki ben yetişkin bir gencim. Resulullah Efendimizle (s.a.v.) çok gazalara katıldım, çok hizmet ettim.
Ganimetten payıma daha çok genç olan Hasan ve Hüseyin'den fazla düşmesi gerekmez mi? diye sorunca, Hazreti Ömer Efendimiz (r.a.); - Sen kendini onlardan üstün mü görüyorsun. Onların; Hz. Ali (r.a.) gibi babaları, Hz. Fatıma (r.a.) gibi anneleri, Resulu Ekrem (s.a.v.) gibi dedeleri, Hz. Ümmü Gülsüm ve Hz. Rukiye (r.a.) gibi teyzeleri, Hz. Tayyar ve Hz. Akiyl (r.a.) gibi amcaları vardır.
Buyurur.
Bu sözü duyan Hazreti Ali Efendimiz (r.a.); " Resulullah boş yere, Ömer cennet ehlinin ışığı ve İslamın nurudur, buyurmamıştır" der.
Hazreti Hasan ve Hüseyin (r.a.) Efendilerimiz bu Hadis-i Şerifi, Hz. Ömer'e (r.a.) müjdelerler. Ömer Efendimiz (r.a.) bunu duyunca, ashabdan bir kaç kişi ile Hazreti Ali'nin (r.a.) yanına gelir ve 'Ya Ali bu söz doğru mudur?' diye sorar.
Hazreti Ali (r.a.) " Evet doğrudur, bizzat işittim" diye karşılık verir.
Hazreti Ömer (r.a.) sevinçle, " Ya Ali o zaman bana bunu yazıp ver lütfen" der.
Hazreti Ali Efendimiz (r.a.); " Bu yazı; Ali'nin Resulullah'tan, O'nun da Cebrâil'den (a.s.), O'nun da Cenâb-ı Allah'tan haber verdiği: 'Ömer, cennet ehlinin ışığı ve İslamın nurudur' Hadis-i Şerifi hakkındadır" yazısını yazar. Hazreti Ömer (r.a.) bu kağıdı oğluna verir " Ölünce kefenime koyun, Hak Teâlâ'nın huzuruna bu kağıtla beraber gideyim" buyurur. Hazreti Ömer'in (r.a.) şehadetinin ardından, kabre sırlanırken vasiyeti yerine getirilir ve bu yazı ile beraber Efendimiz'in (s.a.v.) hücresindeki kabrine konulur.
AYET-İ KERİME
"Muhammed, Allah'ın Rasûlü'dür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onların, rükû ve secde halinde, Allah'tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün. Onların secde eseri olan alâmetleri yüzlerindedir." Fetih 29
HADiS-İ ŞERİF
" Ashabım hakkında uygunsuz söz söylemeyin. Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, sizden birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve o bunun tamamını Allah yolunda infak etse, onların bir-iki avuçluk sadakasının sevabına, hatta yarısına bile ulaşamaz" Buharî, Müslim, Tirmizî
Memleketlerden bir beldede ashabımdan biri ölürse, o onlar için nur olur ve Allah kıyamet gününde kendisini o belde ahalisine seyyid kılar. Tirmizi
SORDUM ÖĞRENDİM
Müslümanın ölümü istemesi câiz midir?
Bir mümin ne kadar sıkıntı çekerse çeksin ölümü temenni etmemelidir. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: " Sizden hiçbiriniz başına gelen bir sıkıntıdan ötürü ölümü asla temenni etmesin. Şayet ölümü istercesine olağanüstü bir darlık içinde kalırsa, o zaman şöyle desin: Allah'ım!
Benim için yaşamak hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, benim için ölüm hayırlı olduğu vakit de beni öldür" Tirmizi
DUA
Efendimiz'in (s.a.v.) duası
" Allah'ım! Beni bağışla, bana hidayet nasip eyle, bana rızık ver, beni afiyette daim eyle ve bana merhamet et" Muslim Âmin
Efendimiz (s.a.v.) Ramazan gecelerinde mescide gelir ve cemaatle o zaman bir adı olmadığı için Ramazan Namazı adı verilen nafile bir namaz kılarmış. Sonraları bu namazı, odasına çekilip tek başına kılmaya başlamış.
Sebebini soranlara, " Bu namazın üzerinize farz olmasından ve sizlerin de buna güç yetirememenizden korkarım, o sebeple mescitte cemaatle kılmak yerine odamda yalnız kılıyorum" buyurmuş.
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayat-ı saadetlerinde farklı rekatlarda kıldığı bu namazı, Efendimiz'in Âlem-i Cemâle göçmesinin ardından Sahabe-i Kiram Efendilerimiz, münferit olarak, yani tek başlarına kılmaya devam etmiş.
Hazreti Ömer (r.a.) Efendimiz, halifeliği zamanında, Ramazan gecelerinde mesciddeki bu durumu müşahade etmiş ve Ashab'ın ileri gelenleri ile bir araya gelerek, bu namazı bir düzene koyma fikrini onlara açmış.
Yapılan istişâre sonucunda Ramazan Namazı'nın, bugünkü şekliyle, imamın arkasında cemaatle, 20 rekat olarak kılınmasına karar verilmiş ve halka ilan edilerek kılınmaya başlamış.
Bu konuyla ilgili olarak Hazreti Ali Efendimiz (r.a.), Hazreti Ömer Efendimiz'e, yukarıda da zikrettiğimiz meşhur övgüyü ve duayı etmiştir.
Kıymetli dostlar, Teravih namazı, cemaatle kılınabileceği gibi mecbur kalınırsa münferit olarak da kılınabilir. Sünnet bir namazdır, yani farz gibi kılma zorunluluğu yoktur. Fakat tüm diğer ibadetler gibi tadını alanları kendine adeta müptela eder.
Teravih namazını kılmak için, Yatsı Namazı'nın farzını kılmış olmak gerekir. Yani bir kimse, camiye girdi, baktı ki cemaat Teravih'e durmuş.Önce Yatsı'nın farzını kılar ardından cemaatle Teravih namazına durur.
Eksik kalan kısımlarını Vitr Namazı'ndan sonra, kendi başına tamamlayabilir.
NEDEN 20 REKAT KILINIR?
Aslında bu sorunun cevabı aynı zamanda Sahabe Efendilerimizin hem ilimde, hem irfanda ne kadar önde olduklarını da göstermesi sebebiyle çok önemlidir.
Dostlar, bir günde kıldığımız farz namazların toplamı, vacip olan Vitr namazını da eklersek, 20 rekattır. Sünnet namazlarının toplamı da 20 rekattır. Ve bir günde kılınan İşrak, Duha, Evvabin, Teheccüd gibi nafile namazların toplamı da 20 rekattır.
Sahabe-i Kiram Efendilerimiz, Hz.Ömer Efendimiz (r.a.) zamanında Teravih Namazı için toplandıklarında, Allah'ın (c.c.) farzından, Rasulallah'ın (s.a.v.) sünnetinden ve günlük emir buyurduğu nafilesinden daha uzun olmaması için 20 rekatta karar kılmışlardır.
Teravih namazında 20 rekatta karar kılmalarının sebebi yine Efendimiz'in (s.a.v.) sünnetine dayanmaktadır. O'nda (s.a.v.) görmedikleri bir şeyi dine katmış, icat etmiş değillerdir.
Fakat iş, bugünkü tâbirle kurumsal bir yapı oluşturmaya gelince, Sahabe Efendilerimizin edepleri, ilimleri ve irfanlarıyla bir meseleye nasıl yaklaştıklarını göstermesi açısından bu hadise hepimiz için çok önemlidir.
Cenâb-ı Allah cümlemizi namaza müptela olanlardan etsin. Razı olduğu şekilde farzı, sünneti ayırmadan aşkla, şevkle, zevkle dosdoğru kılanlardan etsin.Ve bu yolda sabit kılsın. 'ASHABIM GÖKTEKİ YILDIZLAR GİBİDİR HANGİSİNE UYARSANIZ KURTULUŞA ERERSİNİZ'
Kıymetli Dostlar, nasıl ki Efendimiz (s.a.v.) ezelden seçilmiş ve insanoğlunun Efendisi olarak gönderilmişse, Efendimiz'in Ashabı için de durum aynen öyledir. Onlar da bizzat Efendimiz'e (s.a.v.) Ashab olmak üzere seçilmiş ve gönderilmiştir.
Bugün birçoğunun hikaye diye okuduğu, dayanılmaz acıları yaşamış, Efendimiz'i ana babalarına tercih etmişlerdir. Efendimiz'in (s.a.v.) Ashabı, canlarıyla, mallarıyla, tarihte bir eşi benzeri olmayan bir teslimiyetle her an Efendimiz'in yanında yer almış kimselerdir.
Herbiri güzel ahlakın bir yönünün zirve yaptığı, bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından övülmüş zâtlardır. Unutmayın, evliyanın en büyüğü onlarla kıyaslanınca, Sahabe Efendilerimizden derecesi en düşük olanın, atının burnuna kaçan toz kıymetindedir.
Kıymetlerini, derecelerini hakkıyla bilemeyiz muhakkak, fakat en azından haklarında konuşurken edebimizi takınmak boynumuzun borcudur. Ömer şöyleydi, Osman böyleydi, Ali şöyleydi gibi asker arkadaşımızdan bahseder gibi lakayıtça adlarını zikretmek, mümin olana yakışmaz vesselam. ALİ OLMASAYDI ÖMER HELâK OLMUŞTU!
Kıymetli Dostlar, meşhur hâdisedir, Hazreti Ömer Efendimiz'in (r.a.) halifeliği sırasında bir gün bir kadın, doğum esnasında çocuğunun başka bir kadının çocuğuyla değiştirildiğini iddia ederek Hazreti Ömer'e (r.a.) gelir. ' Kadın kucağındaki kızın diğer kadına, onun kucağındaki erkek çocuğunun ise kendisine ait olduğunu' söyler. Bu iddia karşısında diğer kadın başlar feryad figana, iftira atıyor, yalan söylüyor, bu ne cürret diye. Fakat davacı kadın, davasından vazgeçmemekte, ısrarla erkek çocuğun kendisine ait olduğu söylemektedir. Hazreti Ömer Efendimiz (r.a.) kararsız kalmıştır. Hemen Hazreti Ali Efendimiz'i (r.a.) çağırtır. Hazreti Ali (r.a.) gelince; " Yetiş Ya Ali! Bu durumu çözsen çözsen sen çözersin." diyerek meseleyi ona anlatır. Hazreti Ali Efendimiz (r.a.): "Bunun çözümü kolaydır" der. " İki kadın da aynı ölçülerdeki kaplara sütlerini sağacaklar tartacağız, gerçeği anlayacağız" Kadınlar sütlerini kaba sağar, sonra iki kap da teraziye konulur. Davacı kadının kabı daha ağır gelir. Hazreti Ali (r.a.) kucağında erkek çocuğu tutan kadına, " Sen yalan söylüyorsun, bu çocuk sana değil bu davacı kadına aittir, hemen çocuğu ver helallik iste ve Allah'tan af dile" der. Kadın bir iki mırın kırın edecek gibi olur ama, karşısındaki Hazreti Ali Efendimiz'dir (r.a.). Ehl-i Beyti Rasulallah'ı yalancılıkla itham etmeye cüret edemez. Suçunu itiraf eder, kocasının kendisini boşayacağından korktuğu için böyle bir şey yaptığını söyler ve af diler. Hazreti Ömer Efendimiz (r.a.) hem şaşkın hem sevinmiş; " Ya Ali! Allah aşkına söyle, nereden anladın?" diye sorar. Hazreti Ali (r.a.); " Erkek bebek emziren kadının sütü, kız bebek emzireninkinden daha ağırdır. Allah Teâlâ her ikisine farklı rızık taksim etmiştir. Tartılınca gerçek ortaya çıktı" der. Bunun üzerine Hazreti Ömer (r.a.): " Vallahi Ali olmasaydı, Ömer helâk olmuştu" buyurur. Bu sözü Ömer Efendimiz'in (r.a.) farklı hadiselerden sonra tekrar ettiği rivayet edilir. Yani Hazreti Ömer (r.a.), karasız kaldığı birçok konuda Hazreti Ali'nin (r.a.) görüşüne başvurmuş ve ona göre hareket etmiştir, Hazreti Ali'yi (r.a.) daima el üstünde tutmuştur. Efendimiz (s.a.v.)'de; " Ali ilmin kapısı, Ben ilmin şehriyim" diye buyurmuşlardır.
ÖMER (R.A.) CENNET EHLİNİN IŞIĞIDIR
Hz. Ömer Efendimiz (r.a.) zamanında ordu, bir gazadan zaferle ve epeyce çok ganimetle döner. Hz. Ömer (r.a.) malın taksimatını yapar ve dağıtılmasını ister. Bu sırada Efendimiz'in torunları Hz. Hasan (r.a.) ve Hz.
Hüseyin (r.a.) gelir ve ganimetten kendilerine düşen payı ister. Hz.
Ömer (r.a.) onlara biner dirhem gümüş verir. Ardından oğlu Abdullah gelir, ona da beşyüz dirhem gümüş verir. Abdullah (r.a.) ; - Baba, biliyorsun ki ben yetişkin bir gencim. Resulullah Efendimizle (s.a.v.) çok gazalara katıldım, çok hizmet ettim.
Ganimetten payıma daha çok genç olan Hasan ve Hüseyin'den fazla düşmesi gerekmez mi? diye sorunca, Hazreti Ömer Efendimiz (r.a.); - Sen kendini onlardan üstün mü görüyorsun. Onların; Hz. Ali (r.a.) gibi babaları, Hz. Fatıma (r.a.) gibi anneleri, Resulu Ekrem (s.a.v.) gibi dedeleri, Hz. Ümmü Gülsüm ve Hz. Rukiye (r.a.) gibi teyzeleri, Hz. Tayyar ve Hz. Akiyl (r.a.) gibi amcaları vardır.
Buyurur.
Bu sözü duyan Hazreti Ali Efendimiz (r.a.); " Resulullah boş yere, Ömer cennet ehlinin ışığı ve İslamın nurudur, buyurmamıştır" der.
Hazreti Hasan ve Hüseyin (r.a.) Efendilerimiz bu Hadis-i Şerifi, Hz. Ömer'e (r.a.) müjdelerler. Ömer Efendimiz (r.a.) bunu duyunca, ashabdan bir kaç kişi ile Hazreti Ali'nin (r.a.) yanına gelir ve 'Ya Ali bu söz doğru mudur?' diye sorar.
Hazreti Ali (r.a.) " Evet doğrudur, bizzat işittim" diye karşılık verir.
Hazreti Ömer (r.a.) sevinçle, " Ya Ali o zaman bana bunu yazıp ver lütfen" der.
Hazreti Ali Efendimiz (r.a.); " Bu yazı; Ali'nin Resulullah'tan, O'nun da Cebrâil'den (a.s.), O'nun da Cenâb-ı Allah'tan haber verdiği: 'Ömer, cennet ehlinin ışığı ve İslamın nurudur' Hadis-i Şerifi hakkındadır" yazısını yazar. Hazreti Ömer (r.a.) bu kağıdı oğluna verir " Ölünce kefenime koyun, Hak Teâlâ'nın huzuruna bu kağıtla beraber gideyim" buyurur. Hazreti Ömer'in (r.a.) şehadetinin ardından, kabre sırlanırken vasiyeti yerine getirilir ve bu yazı ile beraber Efendimiz'in (s.a.v.) hücresindeki kabrine konulur.
AYET-İ KERİME
"Muhammed, Allah'ın Rasûlü'dür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onların, rükû ve secde halinde, Allah'tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün. Onların secde eseri olan alâmetleri yüzlerindedir." Fetih 29
HADiS-İ ŞERİF
" Ashabım hakkında uygunsuz söz söylemeyin. Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, sizden birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve o bunun tamamını Allah yolunda infak etse, onların bir-iki avuçluk sadakasının sevabına, hatta yarısına bile ulaşamaz" Buharî, Müslim, Tirmizî
Memleketlerden bir beldede ashabımdan biri ölürse, o onlar için nur olur ve Allah kıyamet gününde kendisini o belde ahalisine seyyid kılar. Tirmizi SORDUM ÖĞRENDİM
Müslümanın ölümü istemesi câiz midir?
Bir mümin ne kadar sıkıntı çekerse çeksin ölümü temenni etmemelidir. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: " Sizden hiçbiriniz başına gelen bir sıkıntıdan ötürü ölümü asla temenni etmesin. Şayet ölümü istercesine olağanüstü bir darlık içinde kalırsa, o zaman şöyle desin: Allah'ım!
Benim için yaşamak hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, benim için ölüm hayırlı olduğu vakit de beni öldür" Tirmizi
DUA
Efendimiz'in (s.a.v.) duası
" Allah'ım! Beni bağışla, bana hidayet nasip eyle, bana rızık ver, beni afiyette daim eyle ve bana merhamet et" Muslim Âmin