Dünyada mutlu olmanın sırrı!
Cenâb-ı Hakk'ın ebedi saadete kavuşmak isteyenlere giydirdiği, kulun iki dünyasını da cennete çeviren elbisedir; GÜZEL AHLÂK
Giriş Tarihi:
Sevgili dostlar, hayat hepimiz için inişler, çıkışlar, pişmanlıklar, sevinçler, hüzünler, fırsatlarla dolu bir yoldur. Bu yolda sürekli iyi olmadığı gibi sürekli kötü diye bir şey de yoktur. İnsanın iniş ve çıkışlarla dolu bu yolculukta, madden ve manen dik durması, emanetini zayi etmeden Rabbine kavuşabilmesi için ihtiyaç duyacağı hemen her şeyi kapsayan tek bir şey var mıdır diye soracak olursanız, cevabımız evet var: Güzel Ahlak. Dostlar, birkaç gündür, güzel ahlakın tam tersi olan, kötü huyları ve nefsin hastalıklarını sizlerle paylaştık. Geçen seneden bu köşeyi okuyan kıymetli dostlarımız, bu hastalıkları böyle tafsilatlı olmasa da geçtiğimiz sene de anlattığımızı hatırlamıştır muhakkak. Şimdi birisi kalkıp şöyle sorabilir, 'E hocam, geçen sene de aynı şeyleri anlattınız, tekrar olmuyor mu?' A kardeşim, geçen seneden bu yana ne din değişti, ne de nefsin hastalıkları. Sen belki bu sürede nefsini tertemiz yaptın, pırıl pırıl bir kul oldun ama... Kibir, haset, gadap, şehvet, kin ve büyük günahlar geçen sene; 1.400 sene önce, Adem (a.s.) dünyaya gönderildiğinde, mevcudat varolunduğunda manen ne kadar ölümcülse, bu senede aynı derecede ciddi, tehlikeli ve ölümcül olmaya, can yakmaya devam etti, ediyor. Her bayram tatilinde trafikte yaşadığımız onca acıyı düşününce, vatandaşların can güvenliğini sağlamakla görevli bir yetkilinin 'Geçen bayram insanları ikaz ettik zaten, bu bayram bir daha ikaz etmeye, tekrar aynı şeyleri hatırlatmaya gerek yok.' demesi, ya işini bilmediğini veyahut da işini yapmadığını gösterir. Değerli dostlar, nefsin kötü huylarının ve hastalıkları insanı manen öldürür ki, bu trafik kazasına kurban gitmeye de benzemez. Bu dünyada ölen bir kişi imanlı ise ahiret hayatına imanla doğar. Ebediyen saadete erer. Bu dünyada nefsine uymuş, emanetine hıyanet etmiş, manen ölmüş bir kişi içinse ahirette ebedi azap vardır. Allah Teâlâ cümlemizi böyle bir akibetten muhafaza buyursun. O sebeple kişinin nefsinin hastalıklarını ve hilelerini sürekli hatırlaması gerekir. Çünkü su uyur düşman uyumaz. Efendimiz (s.a.v.) bir duasında, göz açıp kapayıncaya kadar veya daha kısa süreliğine de olsa nefsinden gafil olmamayı dilemiş, bizlere söz konusu nefis olduğunda sürekli teyakkuzda olmamız gerektiğini talim ettirmiştir. Şimdi bu idrakle ve Ramazan-ı Şerif'in bereketiyle, dünya hayatımızı cennete çevirecek, mutluluğun anahtarı güzel ahlakı sizlere izah etmeye çalışacağız inşaallah. Sevgili dostlar size bir sır vereyim, dünyada cenneti yaşayan kişi zaten cennetliktir.
Efendimiz (s.a.v.) ahiretteki derecesini merak eden, dünyadaki haline baksın buyuruyor. Ama bu cennetten lütfen, hanlar saraylar, yazlıklar kışlıklar, arabalar, makam, mevki vesaire anlaşılmasın. Çünkü kişi nefsi ile beraber olduğu müddetçe sahip olacağı hiçbir şeyle tatmin olmaz. Güzel ahlak, daha bu dünyada o azgın nefsi zaptettiği için kişiye adeta cenneti yaşatır. Çünkü güzel ahlaklı kişi ne başkasının sahip oldukları için kendini yer bitirir, ne birisi terfi etti; o geride kaldı diye karalar bağlar, ne birine duyduğu kin ve intikam duyguları yüzünden gecelerini uykusuz geçirir, ne nefsini tatmin edeceğim diye Allah'ın rızasından sapar, ne de başına gelen bir musibetten dolayı Rabbine asi olur. Hem Rabbiyle, hem kendisiyle hem çevresindekilerle barışık bir hayat sürer. Bu dünyada Rabbinden razı olan, emirlerini canına minnet bilip nefsinin arzularına tercih edeni de ahirette üzmezler pek tabi ki.
BEN GUZEL AHLAKI tamamlamak için gönderildim
Sevgili dostlar, peygamberlerin en mükemmeli olan Efendimiz (s.a.v.), peygamberliğini ilan etmezden evvel bile güzel ahlakıyla tanınan bir zattı.
Yumuşak huylu oluşu, vakarı, adaleti, sözünde duruşu, akrabasını ve yoksulu gözetmesi, güzel sözlülüğü ile tanınırdı. Peygamberliğini ilan ettikten sonra kendisine düşmanlık eden müşrikler birine altın veya kıymetli bir şey emanet etmeleri gerektiğinde O'nun kapısını çalardı. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayat-ı saadetleri, bir insanın yaşabileceği birçok sevinci, hüznü, tecrübeyi içinde barındırır. Bir mümin, başına ne hal gelirse gelsin, O'nun hayatından ya birebir veyahut da yakın bir örnek bulabilir. O'nda gördüğü davranışı kendi hayatına tatbik edebilir. Baba olmayı, dede olmayı, eş omayı, evlat olmayı, akraba olmayı, komutan olmayı, asker olmayı, devlet başkanı olmayı, öğretmen olmayı, ticaret erbabı olmayı, hakem olmayı, arkadaş olmayı, Cenâb-ı Allah'a kul olmayı ve daha birçok güzel örneği Efendimiz'in (s.a.v.) hayatında görüp, O'ndan (s.a.v.) öğrenebiliriz. Barışmayı da savaşmayı da, affetmeyi de en güzel şekliyle yine O'ndan (s.a.v.) öğrenebiliriz. Dostlar, bütün peygamberlerin mürebbisi, yani terbiye edeni bizzat Allah Teâlâ'dır. Efendimiz (s.a.v.) ise peygamberlerin sonuncusu ve en mükemmelidir. O sebeple Cenâb-ı Allah'ın ahlakıyla ahlaklananların en büyüğü, güzel ahlakın tamamlayıcısı ve yegane numunesidir. Hazreti Allah'ın, Resulüne tâbi olan ve O'nda gördükleri Allah (c.c.) ahlakına muhabbetle talip olanlara muamelesi 1.400 sene önce neyse bugün de aynısıdır. Güzel ahlaka kavuşturup, hidayete erdirir.
Cenneti iki dünyada da yaşatır, vesselam.
Sahabe Efendilerimizin GÜZEL AHLAKI
Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v) Medine'deyken "Ahir zaman peygamberi diye bir zat, yeni bir din getirdiğini söylüyormuş. Biz de din adamıyız.
Gidelim, bu dini inceleyelim.
Eğer doğruysa tâbi olalım. Bozuksa milleti böyle bir yalancıdan kurtaralım" düşüncesiyle Şam'dan iki papaz Medine ye gelirler.
Birkaç gün Peygamber Efendimizin huzuruna çıkmazlar ve Sadece Müslümanları gözleyerek onların nasıl bir ahlaka sahip olduklarını incelerler. Nasıl yaşadıklarına, nasıl alışveriş yaptıklarına bakarlar. Çünkü onlar, daha önce görüştükleri, tanıştıkları, bildikleri insanlardı.
Müslüman olunca, yaşayışlarında nasıl bir değişiklik olduğunu görmek için, onların aralarına karışırlar.
Aradan birkaç gün geçtikten sonra da Resûlullah Efendimizle (s.a.v.) görüşmek için huzuruna çıkarlar.
Bu iki papaz, kapıdan içeri girer girmez, daha hiçbir şey sormadan, bir şey söylemeden; "Yâ Resûlallah, biz iman ettik, sen hak Peygambersin" derler.
Peygamber Efendimiz, buna çok memnun olur.
Hiçbir mucize istemeden, hiçbir sohbete kavuşmadan, iki papazın gelip iman ederek; "Sen hak Peygambersin!" demeleri, fevkalade sevindirir, Efendimiz (s.a.v)'i.
Resûlullah Efendimizin mübarek gözleri yaşarır. O iki kişiye buyururlar ki: _ Peki, ne gördünüz de iman ettiniz? Oysa benden bir şey öğrenmediniz, bana birşey sormadınız ki!...
- Ya Resulallah, biz Seni değil, Ashabının ahlakını inceledik.
Biz bu kimselerle daha önce alışveriş yapardık.
Bunların ne olduklarını eskiden bilirdik, fakat senin dinine mensup olduktan sonra, bunlar adeta birer melek olmuşlar. İnsanın bu kadar değişmesi, beşer işi değildir, ilahidir. Mutlaka Sen hak Peygambersin; çünkü Ashabın bunun açık delilidir. Hiç şüphemiz kalmadı.
Bir soru sorup ayrılacağız.
Adem Peygamberden, İslamiyete kadar, bütün dinlerin esası nedir? diye soraralar. Efendimiz (s.a.v.) onların bu sorularına - Allah birdir, O'nun, gönderdiği kitaplar ve peygamberler haktır. Dinin esası, şimdi; "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah" demektir. Diyerek cevap verirler.
Bu cevap üzerine papazlar Efendimiz (s.a.v.)'in mübarek elini öperek müslüman olurlar ve Ashabı kiram olarak İslamı anlatmak üzere memleketleri Şam'a, dönerler.
AYET-İ KERİME
Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler.
Kadınlar da kadınları alaya almasınlar.
Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.
İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte bu kimseler zalimlerdir. Hucurat 11
Hz. İnsan'dan insana sesleniş
HADiS-İ ŞERİF
"İnsan, güzel huyu ile, Cennetin en üstün derecelerine kavuşur. [Nafile] İbadetlerle bu derecelere kavuşamaz.
Kötü huy, insanı Cehennemin en aşağısına sürükler" [Taberani]
"Kıyamet günü, müminin terazisinde, güzel ahlaktan daha ağır bir şey yoktur. Allah Teâlâ, çirkin konuşan ve ne konuştuğunu bilmeyenlerden nefret eder." [Tirmizî]
SORDUM ÖĞRENDİM
SORDUM "Kirâmen Kâtibin" melekleri ne yapar? "Değerli yazıcılar" anlamına gelen Kirâmen Kâtibin insanların yanlarında bulunan ve onların yaptıkları işleri amel defterine yazmakla görevli bulunan melekler demektir. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır: "Halbuki sizin üstünüzde hakiki bekçiler ve çok değerli yazıcılar (kirâmen katibin) vardır ki, onlar ne yaparsanız bilirler." (İnfitar,11-12) Hafaza, rakib-atid melekleri de denilen bu meleklerin belirtilen yazma görevinden başka ahiret günü hesap sırasında yapılan işlere şahitlik edecekleri de ayetlerde bildirilmektedir: "Sur'a da üflenmiştir. İşte bu tehdidin (gerçekleşmiş) günüdür. O gün herkes beraberinde sürücü ve şahit (iki) melek bulunduğu halde mahşere gelmiştir." (Kaf, 20-21) (Müslim) ÖĞRENDİM
DUA
Allah'ım yaradılışımı güzel takdir ettiğin gibi, ahlakımı da güzel eyle.
Allah'ım! Kötü ahlaktan, nefsani arzulardan, kötü işlerden ve ayıp şeylerden beni uzaklaştır. Amin
ALLAH'IN AHLAKIYLA ahlaklanmak isteyen affetsin
GÜNÜN YAZISI
Sevgili dostlar, affedebilmek Allah Teâlâ'nın biz kullarına verdiği en büyük hediyedir. Çünkü bizzat kendi ahlakından, kendi en sevdiği adetlerinden birisidir.
Cenâb-ı Allah Kur'ân-ı Kerim'de kendinin affının büyüklüğünü beyan buyurduğu gibi, affetmenin ne büyük bir erdem olduğunu, affedenin yüce katında kıymetlilerden olduğunu da zikretmiştir. Kıymetli Dostlar nasıl ki öfke, gadap, kin şeytandansa, affetmek de muhakkak Allah'tandır (c.c.).
Affedebilen kişinin kalbi daima yumuşaktır. Oraya ne kin ne de Allah Teâlâ'nın razı olmadığı başka bir şey kolay kolay giremez. Şeytanın o kişiye karşı çevireceği dolapların büyük bir kısmı, kendiliğinden ortadan kalkar.
Affetmek denilince, kulun affına dair en güzel ve büyük örnekleri yine başımızın tacı Efendimiz'de (s.a.v.) ve Ehl-i Beyt'inde ve ashabında görürüz.
Birgün Hazreti Ali (r.a.) Efendimiz kapısında bekleyen hizmetine memur kölesini çağırır. Hizmetçi yerinden kıpırdamaz. Hazreti Ali (r.a.) bir kaç kez çağırdığı halde hizmetçide en ufak bir hareket yoktur.
Sonunda Ali Efendimiz (r.a.) kapıya birini gönderir ve hizmetçiyi içeri getirtir. İçeri girince; "Neden içeri gelmedin yoksa sözümü duymadın mı?" diye sorar.
Hizmetçi; "Hayır, ya Emir el Müminin. Çağırdığını duydum, ama içimden bir ses sana itaat etmememi söyledi. Ben de ona uyduğum için içeri gelmedim." der. Bunun üzerine Hazreti Ali (r.a.); "Durum anlaşıldı." der. Merakla bakan etrafındakilere; "Hizmetçinin içindeki o sesin sahibi şeytandı. Aklınca beni öfkelendirmeye çalışıyordu. Ama dur bakalım ben bir şey yapayım da o lanetli şeytan öfkelensin." diyerek hizmetinde bulunan köleyi azad eder. İşte Dostlar, affedebilen insan, şeytanın tuzağına düşmez.
Öfkesine kapılıp, sonradan pişman olacağı, Allah Teâlâ'dan ayrı düşeceği işlere kalkışmaz. Zaten inanan bir kulun, "Siz yerdekilere merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet etsin." buyuran Allah'ımızın, rahmetini affını umabilmesi için, affedici olması icab eder.
Efendimiz (s.a.v.) ahiretteki derecesini merak eden, dünyadaki haline baksın buyuruyor. Ama bu cennetten lütfen, hanlar saraylar, yazlıklar kışlıklar, arabalar, makam, mevki vesaire anlaşılmasın. Çünkü kişi nefsi ile beraber olduğu müddetçe sahip olacağı hiçbir şeyle tatmin olmaz. Güzel ahlak, daha bu dünyada o azgın nefsi zaptettiği için kişiye adeta cenneti yaşatır. Çünkü güzel ahlaklı kişi ne başkasının sahip oldukları için kendini yer bitirir, ne birisi terfi etti; o geride kaldı diye karalar bağlar, ne birine duyduğu kin ve intikam duyguları yüzünden gecelerini uykusuz geçirir, ne nefsini tatmin edeceğim diye Allah'ın rızasından sapar, ne de başına gelen bir musibetten dolayı Rabbine asi olur. Hem Rabbiyle, hem kendisiyle hem çevresindekilerle barışık bir hayat sürer. Bu dünyada Rabbinden razı olan, emirlerini canına minnet bilip nefsinin arzularına tercih edeni de ahirette üzmezler pek tabi ki.
BEN GUZEL AHLAKI tamamlamak için gönderildim
Sevgili dostlar, peygamberlerin en mükemmeli olan Efendimiz (s.a.v.), peygamberliğini ilan etmezden evvel bile güzel ahlakıyla tanınan bir zattı.
Yumuşak huylu oluşu, vakarı, adaleti, sözünde duruşu, akrabasını ve yoksulu gözetmesi, güzel sözlülüğü ile tanınırdı. Peygamberliğini ilan ettikten sonra kendisine düşmanlık eden müşrikler birine altın veya kıymetli bir şey emanet etmeleri gerektiğinde O'nun kapısını çalardı. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayat-ı saadetleri, bir insanın yaşabileceği birçok sevinci, hüznü, tecrübeyi içinde barındırır. Bir mümin, başına ne hal gelirse gelsin, O'nun hayatından ya birebir veyahut da yakın bir örnek bulabilir. O'nda gördüğü davranışı kendi hayatına tatbik edebilir. Baba olmayı, dede olmayı, eş omayı, evlat olmayı, akraba olmayı, komutan olmayı, asker olmayı, devlet başkanı olmayı, öğretmen olmayı, ticaret erbabı olmayı, hakem olmayı, arkadaş olmayı, Cenâb-ı Allah'a kul olmayı ve daha birçok güzel örneği Efendimiz'in (s.a.v.) hayatında görüp, O'ndan (s.a.v.) öğrenebiliriz. Barışmayı da savaşmayı da, affetmeyi de en güzel şekliyle yine O'ndan (s.a.v.) öğrenebiliriz. Dostlar, bütün peygamberlerin mürebbisi, yani terbiye edeni bizzat Allah Teâlâ'dır. Efendimiz (s.a.v.) ise peygamberlerin sonuncusu ve en mükemmelidir. O sebeple Cenâb-ı Allah'ın ahlakıyla ahlaklananların en büyüğü, güzel ahlakın tamamlayıcısı ve yegane numunesidir. Hazreti Allah'ın, Resulüne tâbi olan ve O'nda gördükleri Allah (c.c.) ahlakına muhabbetle talip olanlara muamelesi 1.400 sene önce neyse bugün de aynısıdır. Güzel ahlaka kavuşturup, hidayete erdirir.
Cenneti iki dünyada da yaşatır, vesselam.
Sahabe Efendilerimizin GÜZEL AHLAKI
Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v) Medine'deyken "Ahir zaman peygamberi diye bir zat, yeni bir din getirdiğini söylüyormuş. Biz de din adamıyız.
Gidelim, bu dini inceleyelim.
Eğer doğruysa tâbi olalım. Bozuksa milleti böyle bir yalancıdan kurtaralım" düşüncesiyle Şam'dan iki papaz Medine ye gelirler.
Birkaç gün Peygamber Efendimizin huzuruna çıkmazlar ve Sadece Müslümanları gözleyerek onların nasıl bir ahlaka sahip olduklarını incelerler. Nasıl yaşadıklarına, nasıl alışveriş yaptıklarına bakarlar. Çünkü onlar, daha önce görüştükleri, tanıştıkları, bildikleri insanlardı.
Müslüman olunca, yaşayışlarında nasıl bir değişiklik olduğunu görmek için, onların aralarına karışırlar.
Aradan birkaç gün geçtikten sonra da Resûlullah Efendimizle (s.a.v.) görüşmek için huzuruna çıkarlar.
Bu iki papaz, kapıdan içeri girer girmez, daha hiçbir şey sormadan, bir şey söylemeden; "Yâ Resûlallah, biz iman ettik, sen hak Peygambersin" derler.
Peygamber Efendimiz, buna çok memnun olur.
Hiçbir mucize istemeden, hiçbir sohbete kavuşmadan, iki papazın gelip iman ederek; "Sen hak Peygambersin!" demeleri, fevkalade sevindirir, Efendimiz (s.a.v)'i.
Resûlullah Efendimizin mübarek gözleri yaşarır. O iki kişiye buyururlar ki: _ Peki, ne gördünüz de iman ettiniz? Oysa benden bir şey öğrenmediniz, bana birşey sormadınız ki!...
- Ya Resulallah, biz Seni değil, Ashabının ahlakını inceledik.
Biz bu kimselerle daha önce alışveriş yapardık.
Bunların ne olduklarını eskiden bilirdik, fakat senin dinine mensup olduktan sonra, bunlar adeta birer melek olmuşlar. İnsanın bu kadar değişmesi, beşer işi değildir, ilahidir. Mutlaka Sen hak Peygambersin; çünkü Ashabın bunun açık delilidir. Hiç şüphemiz kalmadı.
Bir soru sorup ayrılacağız.
Adem Peygamberden, İslamiyete kadar, bütün dinlerin esası nedir? diye soraralar. Efendimiz (s.a.v.) onların bu sorularına - Allah birdir, O'nun, gönderdiği kitaplar ve peygamberler haktır. Dinin esası, şimdi; "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah" demektir. Diyerek cevap verirler.
Bu cevap üzerine papazlar Efendimiz (s.a.v.)'in mübarek elini öperek müslüman olurlar ve Ashabı kiram olarak İslamı anlatmak üzere memleketleri Şam'a, dönerler.
AYET-İ KERİME
Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler.
Kadınlar da kadınları alaya almasınlar.
Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.
İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte bu kimseler zalimlerdir. Hucurat 11
Hz. İnsan'dan insana sesleniş
HADiS-İ ŞERİF
"İnsan, güzel huyu ile, Cennetin en üstün derecelerine kavuşur. [Nafile] İbadetlerle bu derecelere kavuşamaz.Kötü huy, insanı Cehennemin en aşağısına sürükler" [Taberani]
"Kıyamet günü, müminin terazisinde, güzel ahlaktan daha ağır bir şey yoktur. Allah Teâlâ, çirkin konuşan ve ne konuştuğunu bilmeyenlerden nefret eder." [Tirmizî] SORDUM ÖĞRENDİM
SORDUM "Kirâmen Kâtibin" melekleri ne yapar? "Değerli yazıcılar" anlamına gelen Kirâmen Kâtibin insanların yanlarında bulunan ve onların yaptıkları işleri amel defterine yazmakla görevli bulunan melekler demektir. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır: "Halbuki sizin üstünüzde hakiki bekçiler ve çok değerli yazıcılar (kirâmen katibin) vardır ki, onlar ne yaparsanız bilirler." (İnfitar,11-12) Hafaza, rakib-atid melekleri de denilen bu meleklerin belirtilen yazma görevinden başka ahiret günü hesap sırasında yapılan işlere şahitlik edecekleri de ayetlerde bildirilmektedir: "Sur'a da üflenmiştir. İşte bu tehdidin (gerçekleşmiş) günüdür. O gün herkes beraberinde sürücü ve şahit (iki) melek bulunduğu halde mahşere gelmiştir." (Kaf, 20-21) (Müslim) ÖĞRENDİM
DUA
Allah'ım yaradılışımı güzel takdir ettiğin gibi, ahlakımı da güzel eyle.
Allah'ım! Kötü ahlaktan, nefsani arzulardan, kötü işlerden ve ayıp şeylerden beni uzaklaştır. Amin
ALLAH'IN AHLAKIYLA ahlaklanmak isteyen affetsin
GÜNÜN YAZISI
Sevgili dostlar, affedebilmek Allah Teâlâ'nın biz kullarına verdiği en büyük hediyedir. Çünkü bizzat kendi ahlakından, kendi en sevdiği adetlerinden birisidir.
Cenâb-ı Allah Kur'ân-ı Kerim'de kendinin affının büyüklüğünü beyan buyurduğu gibi, affetmenin ne büyük bir erdem olduğunu, affedenin yüce katında kıymetlilerden olduğunu da zikretmiştir. Kıymetli Dostlar nasıl ki öfke, gadap, kin şeytandansa, affetmek de muhakkak Allah'tandır (c.c.).
Affedebilen kişinin kalbi daima yumuşaktır. Oraya ne kin ne de Allah Teâlâ'nın razı olmadığı başka bir şey kolay kolay giremez. Şeytanın o kişiye karşı çevireceği dolapların büyük bir kısmı, kendiliğinden ortadan kalkar.
Affetmek denilince, kulun affına dair en güzel ve büyük örnekleri yine başımızın tacı Efendimiz'de (s.a.v.) ve Ehl-i Beyt'inde ve ashabında görürüz.
Birgün Hazreti Ali (r.a.) Efendimiz kapısında bekleyen hizmetine memur kölesini çağırır. Hizmetçi yerinden kıpırdamaz. Hazreti Ali (r.a.) bir kaç kez çağırdığı halde hizmetçide en ufak bir hareket yoktur.
Sonunda Ali Efendimiz (r.a.) kapıya birini gönderir ve hizmetçiyi içeri getirtir. İçeri girince; "Neden içeri gelmedin yoksa sözümü duymadın mı?" diye sorar.
Hizmetçi; "Hayır, ya Emir el Müminin. Çağırdığını duydum, ama içimden bir ses sana itaat etmememi söyledi. Ben de ona uyduğum için içeri gelmedim." der. Bunun üzerine Hazreti Ali (r.a.); "Durum anlaşıldı." der. Merakla bakan etrafındakilere; "Hizmetçinin içindeki o sesin sahibi şeytandı. Aklınca beni öfkelendirmeye çalışıyordu. Ama dur bakalım ben bir şey yapayım da o lanetli şeytan öfkelensin." diyerek hizmetinde bulunan köleyi azad eder. İşte Dostlar, affedebilen insan, şeytanın tuzağına düşmez.
Öfkesine kapılıp, sonradan pişman olacağı, Allah Teâlâ'dan ayrı düşeceği işlere kalkışmaz. Zaten inanan bir kulun, "Siz yerdekilere merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet etsin." buyuran Allah'ımızın, rahmetini affını umabilmesi için, affedici olması icab eder.