"Adalet senin yaptığın değil, benim yaptığımdır" diye bağırıp kurşun yağdırmışlar genç savcıya. Sonra kaybolup gitmiş çarşı içine doğru.
Cumhuriyet Savcısı Hakan Kılıç "adalet yapmaya" gittiği görev yerinde
Erzurum Hastanesi'ne ağır yaralı gitti şimdi. Çünkü biri çıktı
, "Adalet senin yaptığın değil, benim yaptığımdır" diyerek vurdu gençliğini.
Yıllar önceye gittim.
Samsun'da bir iş takibi için bulunurken meslek ustalarımdan
Kemal Önder'in
Bafra'daki
Gazibeyli Köyü'ne uğramıştım sürpriz şekilde. Ailesinin fotoğraflarını çekip, dönünce
Kemal Abi'min önüne atacaktım, sevinecekti. Köy evinin duvarlarında da kocaman fotoğraflar vardı.
Onları da bir gelişinde
Kemal Abi çekmiş, büyütüp asmış. Tarlada çalışan amcalar, halalar, köy meydanında akraba gençler falan. İlgilendiğimi gören çok yaşlı bir kadın dedi ki:
- Onların hepsi Kemal'in yapmasıdır evladım.
-
Öyle mi nenecim, nasıl yapmış ki?
- Çok marifetlidir benim torunum çook.
Nasıl da benzetmiş, aynen biz bak hele gör.
BÜYÜK FOTOĞRAF
O sevimli yaşlı kadının fotoğraf denen şeyde haberi yoktu ve onun kafasında "
Kemalin Yapmaları" vardı.
Doğubayazıt'ta savcıya kalleşçe ölüm kusan o korkak herifin cehaletinin de neneninkinden tek farkı masum çıkarımlara değil, hain tuzaklara ilişmesi. O korkak hain gencecik savcıyı kurşunlarken fotoğrafa bakıp kurbanının yapması sandığı adaleti bir de kendi açısından yapıyor. Peki, daha büyük fotoğraflara bakıp soralım mı nenenin içtenliğiyle:
"Kim yapıyor bunları. Bu gidişle bir gün onlara kim ne yapacak, neler yapacak?" Elbet bir şeyler yapılacak da
"Kimin yapması" olacak?...
HÜZÜN Kİ EN ÇOK YAKIŞANDIR BİZE
Sen... Sen kimsin, nesin, nicesin ki; meydan okuyup, hem de kazandın, elin boşken, silahlar tekmil bendeyken hem de, bu meydan savaşını?
Mağrurluğum, kuruluğum, huysuzluğum, tozutmuşluğumla, karınca kanadı kadar yüz vermezken ele güne, ben sana nasıl böyle yangın, nasıl ben sana böyle düşkün, hasret, ilişik, bitişik, nişanlı oldum şaşıyorum be!..
ELLERİM
Nereye uzansam seninle dokunuyorum.
Gözlerim gibisin baktığım her şeyi seninle gördüğüm.
Kulaklarım, aklım, başım, başımda ağrım.
Tenim gibisin, soyup atamadığım...
Ben şimdi bunu evde ızgaraya söylesem, duşa, musluğa, ekmek tahtasına söylesem, dillenir, alay ederler. Çıksam; bakkala, kapıcıya, komşuya çıtlatsam, öylece bakarlar yüzüme mel mel.
Eş bulsam, dost bulsam, ahbap bulup dert yansam, grip gibi bir şey sanır, ilaç, istirahat tavsiye ederler, "3-5 vakitte geçer" derler.
HADİ BE
Ben şimdi bunları yazsam ki yazıyorum işte.
Okuyanlar "hadi be" der, geçerler.
Sevdama tanık bulamayacağım yani, öyle mi?
Ben sevip, ben bileceğim bir tek yani.
Umuma açılmamış bir yürek zelzelesinin şiddeti kale alınmaz.
Bir kez daha anladım ki, bu durumlara gelmiş ben gibi şapşallara aşk yakıştırılmaz.
Sen yine de bir arzuhal kabul et bu satırları.
Ya da bir itirafname muamelesi yap yazdıklarıma.
Lise 1'de çift dikiş belgemden gayrı tek belgesi bir de bu olsun yalnız ikiliğimin.
Sadece. Sadece hani o duru, rüzgârsız, endişesiz gülümsemeni takınıp; "Vay canına.
Bu adam amma da aşık olmuş" yahu de.
Olur mu?